Se me hace la boca agua

Efendim, geçen sene beni Türkiye’nin bir ucuna attılar diye dert yanarken bu sene Avrupa’nın bir ucuna gelmiş bulunmaktayım. Açıkçası ikinci üniversitesini okuyup Erasmus yapan sevgili Müjde’ye özenip başladığım bu yolda söylediğim tek şey Madrid’e inene kadar olacağına inanmıyorum idi. Sezim’in internette bulduğu testlerden birinden annen baban olmazsa ölürsün sen gibi bir sonuç almama sebep olan yurt dışında başımın çaresine bakarım’a ve benzeri seçeneklere büyük konuşarak hayır dediğim için olsa gerek felek al o zaman bu da sana kapak olsun dedi herhalde ki buraya gelmiş oldum. Buradan sesleniyorum sevgili felek bu zamana kadar 7 milyar maaşlı bir iş isteyip durdum, bu saatten sonra 7 değil 10 olsa yine istemem.
Bir şeyin en kötü kısmı malum ilk kısmı, haliyle buraya geldiğimde afallamadım desem yalan olur. Öyle ki, sonbaharın yazdan kalma günlerinde geldiğim Madrid’de ilk bir hafta Allahım suyu su değil havası hava değil deyip durdum. Ev aramak için günlerimi geçirdiğim lobi sadece internetin çektiği tek yer değil aynı zamanda sürekli kızartma yaptığını düşündüğüm bir restoranın hemen üstü idi. İçtiğim suyun ise tek özelliği ise elbette en ucuz olması idi.

TL’nin güvenilirliği simgeleyen çapamsı bir sembolü ve sürekli yükselteceğini gösteren dolar/euro’dan arak üst çizgileri olsa da kazın ayağı hiç de öyle değil tabi ki. Paramızın euro karşısında esamesinin okunmuyor oluşu yeni öğrendiğim bir şey değil kuşkusuz, asıl öğrendiğim başka bir şey oldu: Almancıların neden sürekli para muhabbeti yaptığı. Aldığımız her şeyin fiyatını 3,5 la çarptığımız günlerde, ki artık 4 oldu lütfen birileri de euro bozdursun, evle konuşurken sürekli şu bu karar euro; bu şu kadar euro deyip duruyordum. Merak edenler için söyleyeyim Avrupa çok ucuz ama kazancınız euro ise haliyle benim için de ucuz diyemeyeceğim. Belki gelirimiz yok ama neyse ki biz eksik kalmayalım diye hesaplama yöntemini değiştirip kişi başına düşen milli geliri 2000$ daha artırmış bir TUİK var.

Hayır biliyorum kendime teşhisi koymuştum zaten bendeki meslek hastalığı söz bir şekilde siyasete geliyor. Ama burada Türk’üm deyince söz ister istemez oraya geliyor. Benim çocukluğumda bizi fes takıp deveye biniyoruz zannediyorlar diye dert yanılırdı, sağolsun akape hükümeti bu imajı değiştirdi artık herkes bizi her gün birilerin öldüğü bir yer olarak biliyor. Türkiye’deyken sadece kızıyordum şimdi bir de utanır oldum üstüne. Asıl acı durumsa bunu bizim memleketimizde kimsenin görmemesi, bilmemesi, umursamaması. Ta Çin’den mektup arkadaşım geldi onun da dediği aynı laftı. Bir Türk’ün de aynı lafı dediğini duyacak mı bu kulaklar şüpheliyim. Bu arada burada bu gözler de maaşlarını protesto için ana caddeyi evet ana caddeyi kapatan bir grup emekliyi gördü ki bizim ülkede bir protestoda sadece dayak yemek en iyi ihtimal.

Benim için demokrasisi kadar yabancılığın bir diğer göstergesi olan yabanmersininin reçelini almak bir ev bulur bulmaz yaptığım ilk iş oldu. Allahım marmelatın ne olduğunu bilmesem belki demek böyle imiş derdim ama bildiğiniz jöle idi, kavanozu ters çevirdiğimde dökülmüyordu, o decrece.Tamam kahvaltıda reçel olmazsa doyduğumu anlamam diyecek kadar reçel düşkünü değilim ama tam da bıçakla reçel sürmek yerine ekmek banarak reçel yiyen biri için büyük hayal kırıklığı oldu derken benim için Türklüğün göstergelerinden biri olan bol salçalı yemek yapmak için aldığım salçanın ketçaptan daha sıvı çıkması asıl darbe oldu.
Elbette kimsenin kültürüne laf söyleyecek değilim benimkisi daha ziyade anne yemeği özlemi. Biraz da mutfağımızdan başka öveceğim bir şeyimizin kalmayışından. Geleli dört ayı geçmesine rağmen hala jamon’un kokusuna alışamadım mesela, kaldı ki hemen hemen bütün sakatatları yiyen biri olarak bana oldukça ağır geliyor. Jamon’un hemen her şeye girmesi de haliyle yiyecek seçimini daraltan bir etmen oluyor gerçi zaten de paella ve tortilla’dan başka bir yemekleri de yok gibi. Deniz ürünleri yemeyi seviyorlar, karidesli kuru fasulye gördüm bir dergide mesela, kalamarı her yerde bulmak mümkün bir de göze hitap etmese de oldukça lezzetli bir balıkları var merluza diye. Genel olarak tercihleri bira olsa da bir de Sangría’ları var.

Laf ettiğime bakmayın, klasik bir Türk olarak için bizim pilavla kıyasladığım paella da, aman patatesli omlet işte dediğim tortilla da güzel gerçekten, Sezim babamın yaptığının daha güzel olduğunu söyledi orası ayrı.

img_20161029_150945

Üstteki mantıkla bizim tulumbanın çikolatalısı olan churro ise görünüş olarak benzese de, ki Valor’unkinin görüntüsü bile benzemiyor, yiyiş şekli itibariyle biraz farklı.

img_20161210_154337

Gerçi bizde çikolatalı lokmanın hem şerbeti hem çikolatası olsa da şu da biraz bizim Adana Burmanın çikolatalısı diyebileceğim bir şey, ilk aldığıma ezdim herhalde demiştim ama aslı böyle önce uzun.

Bunlar haricinde Madrid’in simgesi olan, fotoğraftaki ayının yediği, bizim dağ çileği ya da ağaç çileği dediğimiz madroño,  bir de buraya özgü çerimoya var, Mark Twain dünyanın en leziz meyverinden biri demiş kendileri için.

2016-11-07-22.23.38.jpg.jpg

Tek şikayetim ise hamur işlerinin tatlı, abur cuburlarının da çeşidinin az olması.

Ya da yanlış olmasın şöyle diyeyim balıklı ya da jamonlu empanada’ları, Meksika’dan ithal nacho ve taco’ları, tereyağlı kruvasanları var ama simit, poğaça, kete görmüş insanı kesmiyor tabi, çeşit çeşit çikolata var ama şölen luppo, eti tutku, ülker probis, torku turtacık gibi bir şeyleri yok, hayır burada geçinmek zor dediysem de reklam yapmak için bir şey almadım.

Sevgili Müjü’nün aldığım her yoğurdun tatlı çıkmasından bıktım dediği gibi, yoğurt demişken ayran ya da mantı yok belki ama dondurması var gayet güzel, ben de tatlı düşkünü biri olarak bıktım yeminle. Bunu yazarken bir yandan da çikolata ve bizimkilerin getirdiği kayısı pestilini yiyor aburuk cuburukları açsam mı diye düşünüyor masanın üzerinde duran iğde ile keşişiyorum ama bıkmamın sebebi de bu zaten şekerin yedikçe vücudun bunu yakmak için uğraşması akabinde de daha çok şeker yeme isteği olarak dönmesi kısır döngüsüne sıkışmış durumdayım.

ımg_20161020_154027.jpg.jpg

Hele de önce cadılar bayramı ardından noel üstüne de yılbaşı olunca çikolata ve şekerlemeden yana oldukça zengin bir kış geçirdim. Bizim bayramların şeker çikolata lokum üçgeni gibi burada da bademden yapılan mazapán, bademle yapılan polvorón ve içinde badem olan turrón üçgeni var mesela.

Sinem içim kıyıldı yeminle, yediğin içtiğin senin olsun gezdiğini gördüğünü anlat dedirttiğimin farkındayım. Asıl niyetim her şeyden bahsettiğim bir yazı yazmaktı ama nasıl böyle oldu ben de anlamadım.

Reklamlar

Benson ve imamlar

benson
Sanatçı meyveli pasta üzerine şeker hamuru tekniği kullandığı bu eserinde her zaman sinirli bir ruh halinde olan kahramanı neşeli olarak yansıtmış.

Ders çalışmama bahanesi olarak “amaan savaş çıkıp seçim iptal olacak sınav hayli hayli iptal olur” dediğim için evde savaş çığırtkanlığıyla suçlandığım şu günlerde neyse ki araya Sezim’in doğum günü girdi de vicdan azabı duymadan zaten çalışmadığım dersleri bırakabildim.

Pastası için Sezim’in tercihi Sürekli Dizi‘den Benson oldu, sebebi ise “mordekay da iyice şerefsiz oldu” dediğimiz bölümlerden birinde Benson için çok üzülmüş olması akabinde de Benson sevgisinin tavan yapması.

Pastanın İçiBende Sürekli Dizi için soru işareti oluşmasının sebebi ise biraz daha farklı. Bilmem dizinin çizeri J.G.Quintel’in mordecai’ı seslendirmesiyle alakası var mı ama özellikle 5. sezondan sonra şov genel olarak bakın rigby ne kadar da şapşal ile mordecai’ın aşk hayatı arasında gidip gelmeye başladı. Yine bilmem çizgi dünyasındaki (hem çizer hem de okur) erkek egemenliğinden mi, dizideki rolü devamlı olan kadın kahramanlar zaten birilerinin sevgilisi iken bölümlük kahramanlardan da şu ana kadar sadece birkaç tanesi kadındı: şeytan susan, ladonna, benim favorim olan skips’in izdivaç programında tanıştığı botanikçi vd. ile mordacai’ın depresyonda iken tanıştığı klasik romantik komedide kıymeti filmin sonunda anlaşılan kız olarak giriş yapıp bölüm sonunda takıntılı psikopata dönüşerek dizinin kötülerinden olan cj ki sonradan o da sevgili kadrosundan diziye dahil oldu. Evet cj ne diye geri döndü ne diye aman mordecai – cj ne güzel çift temalı bölümler yapılıyor anlam veremiyorum.

Neyse konumuza geri dönecek olursak Benson’lı pasta fikri başta kolay gelse de Benson çok güzel neşeli olduğu için klasik sinirli Benson’dan ziyade neşeli bir Benson yapmak istedim ama maalesef ki Benson’ın pek de fazla neşeli hali yok.
Pasta için kullandığım Benson’ın yüzünün güldüğü nadir anlardan biri:

Zavallı Benson, Kas Adam'ın kendisine hediye ettiği eldivenlerin külottan yapılma olduğunu bilmeden sevinirken
Zavallı Benson, hediye eldivenlerin Kas Adam’ın donlarından yapılmış olduğunu bilmeden sevinirken, çok fenasın Kas Adam.

Aslında bu sefer sadece pastadan bahsedecektim ama son zamanlarda o kadar çok imam haberi çıktı ki iki laf etmeden duramadım maalesef. Mesleğini layıkıyla yapan imamları elbette ki tenzih ederim.

Öncelikle seçimde hile yapan imam çıktı, evet biliyorum bu bilmediğimiz şey değil sadece belgelenmiş oldu o kadar.

Akabinde bir başka imamın hayatına son verdiği haberi geldi, hayır ölüler üzerinden siyaset yapmak değil amacım ama her fırsatta cami yalanları söyleyen zihniyetin hayatına sebep olup ellerine kanını bulaştırdıkları arasına son olarak bir de imam eklendi onu demek istiyorum.

Sonra bir başka imam pahalı otomobil aldığı için vatandaşlarca eleştirilince yaptığının yanlış olmadığını söyledi.

Daha sonra başka bir imam da vatandaşlarla inatlaşmayı doğru bulup bu imama daha da pahalı bir araba verdi fırsattan istifade de kendine de yeni arabalar aldı.

-Burada belki bir not düşmekte fayda vardır, bu imamın elma kabuklarını atmayıp sirke yaptıran karısı gibi tasarruf yapıp kullanmadığı arabasını atmayıp başkasına vermiş olabileceği de ihtimal tabii-

Son olarak da elini kolunu sallayarak gezen dolandırıcılardan dert yanan bir başka imam cumhurbaşkanına hakaretten görevden alındı.

Bir de seçimlerle ilgili de iki çift laf söyleyeyim gideyim. Babaannemin gözü için gittiğimiz hastanede sıra beklerken -evet gerçek hayat akape reklamları gibi değil ne yazık ki- diğer bekleyenlerle muhabbet etme fırsatım oluyor ve gerçekten de akapeye oy verdiği için pişman olan insanlar görüyorum.

Bu arada broşür getiren akape kadın kollarından kadınlara “biz harama el uzatmayız” dediğimde keşke kadınlar “biz de uzatmayız kardeşim, demek ki sen de bizdensin” diyebilselerdi onun yerine “bize de CHP’den geliyorlar böyle demiyoruz” dediler halbuki ben parti ismi vermemiştim demek ki onlar da biliyor haram yemeyen partiyi.

Baktın olmuyor bakmayacaksın

Çünkü nereden baksan tutarsızlık nereden baksan ahmakça.

Hal böyle olunca biz de bakmayalım ülkenin yarısında yönetimin fillen elden çıkmış olmasına,

bakmayalım bir diğer kısmının topsuz tüfeksiz Yunan işgali altında olmasına,

bakmayalım toprağımızı terk etmenin askeri/siyasi başarı sayılmasına,

bakmayalım bu “başarı”nın terör örgütünün izniyle, istihabratıyla, ve de yardımıyla yapılmış olmasına,

bakmayalım bunu yalanlamanın bile haftalar almasına,

bakmayalım bitirilmeyen terörün, önlenemeyen kaçakçılığın faturasının katırlara kesilmesine,

bakmayalım yalan söylemenin, iftira atmanın “Pardon” ile “Kandırılmışız” ile sıfırlanmasına,

bakmayalım ahlaksızlığın sözlükteki karşılığı olan insanların bize kendileri olmasaydı dinsizlikten ölecekmişiz muamelesi yapmalarına,

bakmayalım islam diye cahiliye dönemi saçmalıklarının dayatılıp 6 yaşındaki çocukla evlenilebilir fetvası¹ verilmesine,

bakmayalım Türkçeyi Arapça ile kirletmenin müslümanlık göstergesi sayılıp Osmanlıca² dersi diye tutturulmasına,

bakmayalım Osmanlı sevgisinin asıl kaynağının hilafet³ ve saltanat merakı olmasına,

bakmayalım 5 katrilyonluk kaçak konduda 170.000 liralık kapıların arkasına geçip 1.000 liralık bardaktan içip 10.000 liralık tuvaleti kullanmanın en kibar ifadeyle⁴ vatandaşla dalga geçmek değil de itibar sayılır hale gelmesine,

bakmayalım çöken ekonominin nedeninin hayali lobiler değil de satıp yeme üzerine kurulu ekonomi politikaları olmasına,

bakmayalım yenecek bir şey kalmadığından artık birbirlerini yemeye başlamış olmalarına,

bakmayalım darbelerde, sıkıyönetimlerde, olağanüstü hallerde bile olmaması gereken insanlık dışı uygulamaların güvenlik adı altında yutturulmasına,

bakmayalım “Yıl olmuş 2015, 9 saat elektrik kesintisi mi olur?” bile diyemeyecek kadar her şeyi kanıksamış olmamıza,

Yok, “Ben zaten bakmıyorum” diyorsanız o zaman bir de aynaya bakın gördüğünüz şeye hala insan denir mi diye “Senin lafına mı bakacağım ben” diyorsanız eğer trenlerinize bakmaya dönebilirsiniz.

Tabi bunları söyledim diye bana pis pis bakabilirsiniz de.

Redd bizim için söylüyor “Bak Keyfine”

Ama son bir ricam var Uludağ Gazoz‘un 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü‘nde yayımladığı tek kelimeyle çok güzel olan bu ilana kesinlikle bakın lütfen.

Gazoz olma, adam ol! [Uludağ Gazoz]

 1 “Şiddetli açlık halinde karınızı yiyebilirsiniz” diye fetva veren müftü, Allah seni bildiği gibi yapsın emi diyordum ki fetva yalanlandı.

² Sahi ne oldu Osmanlıca dersine?

³ Halife geliyor haberine de değinmeden geçmeyeyim. Tam zamanlı bilirkişilik görevini yürütürken boşbakanlık görevinde bulunmuş halen de onikincilik görevlerinde bulunan kişi için açıkçası halifelik yeterli bir mevki değil, çünkü halifelik bir nevi rahip krallık, tam zamanlı bilirkişilik görevini yürütürken boşbakanlık görevinde bulunmuş halen de onikincilik görevlerinde bulunan kişinin aklındaki daha ziyade tanrı krallık.

⁴ Daha ağır bir ifade için bakınız: – Milletin bir tarafına koyacağız. -İnşallah, inşallah.

Not: Hükümetlerin kurtarıcısı sıralamasında TOMA ve biber gazının arkasından gelen yasaklar yüzünden bu yazıyı anca 10 Nisan’da yayınlayabiliyorum.

Ucuz bir melodramda gibiyiz

Goro Miyazaki’nin Tepedeki Ev’inde hoşlandığı çocuğa neden kendinden uzak durduğunu soran esas kızın aldığı cevaptır “ucuz bir melodramda gibiyiz” çünkü ikilimizin kardeş olma ihtimalleri vardır.

Hayır böyle bir giriş yapmamın nedeni yeni bir anime tanıtmak değil her günümüzün ucuz bir melodram gibi olduğunu bir kez daha hatırlatmak. Evet Şekspir’in dediği gibi bütün dünya bir sahneydi ama bize düşen rol kıza asılan şöförün dolmuşundaki inmek isteyip de inemeyen yolcu oldu, rol arkadaşlarımız ise inmeyi düşünmediği gibi nereye gittiğini dahi bilmeyen diğer yolcular.

Son olaraksa birileri seçilmiş olmak şartını sağlamış olsun diye demokrasicilik oyunu oynadık, topluca seçmen rolüne girdik. Ondan önce de birileri sınava girmiş olmak gibi başka bir formaliteyi gerçekleştirmiş olsun diye düzenlenen sınavcılık oyununda da yine oldukça kalabalıktık zaten bir sınava girmeyen diğerine giriyor hatta girmeyeni dövüyorlar o derece. Kuşkusuz daha kötü roller de var, örneğin birileri milletin bir tarafına koysun diye fıtratında ölüm olan işçilik oyunununda da olabilirdik.

Bir de ne alaka olacak ama bunca yıldır Türkçe konuşurum milletin adamı* diye bir söz inanın duymadım. Siyasetçilerin genelde kullandığı halk adamı sözü vardı, halkçılığı solculuk olarak mı gördüler bilmem ama zaten daha önce de milliyetçiliği ayaklar altına almışlardı, sonra da milletin adamı diyerek oy aldılar. Ayaklar baş başlar ayak olmuştan başka ne denebilir ki?

 *Ben bu yazıyı yazarken arka bahçe tdk’da da böyle bir söz öbeği yoktu.

Seçmece bunlar!

temsili seçmece

Tüm partilerin kazandığı seçim olarak adlandırılan son yerel seçimin aklıma getirdiği tek şey kimin kaybettiği oldu. Madem ki bütün partiler oylarını artırdı o zaman oyunu kaybeden kim oldu? 2004 seçimlerinde %1’in üzerinde oy alan 10 parti var, 2009’da bu sayı 8’e, 2014’te ise BDP-HDP ortaklığı ile 6 partiye iniyor. Yani kaybeden küçük partiler olmuş, dahası seçim yarışı yurdun genelinde 3 parti, doğuda ise 2 parti arasında geçti. Haliyle demokrasinin en önemli özelliklerinden çok sesliliğin yerini gitgide kutuplaşmaya bıraktığını görmemek elde değil.

Her ne kadar bütün partiler kazandı gözüyle bakılsa da benim gözümde bu seçimin asıl kazananı tek kelimeyle BDP, elbette bu oy “başarı”sının arkasında hükümetin çanak tutan politikaları kadar PKK korkusu ve aşiret baskısı gibi sebepler olsa da güneydoğunun neredeyse tamamını silip süpürdüğü su götürmez şekilde ortada. Hele de çıkardığı evlere şenlik başkanlardan birinin ilk icraatının Kürtçe konuşmak gibi bir şovenistlik yapmak (insanın dilini konuşması değil elbette şovenistlik olarak gördüğüm ama tercümanla konuşmak nedir yahu?), bir diğerininkinin ise petrolden pay istemek gibi bir meydan okuma (asıl amaç istemek değil kuşkusuz, isteyebilme pervasızlığını göstermek, bu söylemlerinin zamanla normal karşılanmasını sağlamak) olduğunu düşünürsek durun bunlar daha iyi günler, önümüzde hala iki seçim var, bu ne ki dedirtiyor.

Seçime hırsızlık, yolsuzluk ve diğer pek çok suçtan aklanmak için giden AKP ise ironik bir şekilde hırsızlıkla, hilekarlıkla ve çirkeflikle bu seçimin de kazananı oldu. Çalınan oylar zaten önceki seçimlerden bildiğimiz şeylerdi ama oyları 15 kez saydırıp sonra da seçimi iptal ettirerek kendilerini de aşmış oldular.

Seçimin belirleyicisi olacağı iddia edilen cemaatin pek de bir şey değiştirmemesi ise akla iki seçenek getiriyor. Cemaat kapalı küçük bir ticari kulüp mü yoksa AKP’ye yeni mağduriyet yaratma amacı ile dostlar alışverişte görsün diye mi kavga ettiler. Açıkçası söz konusu tarafları düşününce iki ihtimalin doğruluğundan da şüphe etmiyor değilim.

CHP’nin bu seçimdeki kaybının en büyük sebebi olarak bütünşehir sistemi gösteriliyor. Bir de tabi çalınan, olmadı yakılan, o da olmadı yanlış yazılan oylar var. Tabi bir de parti merkezi ile il başkanlıkları arasındaki anlaşmazlıklar var ki iyi niyetli olarak bunların biat kültüründen gelmeyen sorgulayan eleştiren sol düşünce ile alakalı olduğunu düşünmek istesem de sağolsun partililer adeta aksini ispatlamaya çalışıyorlar. Boşbakanın seçimi tamam mı devam mı‘ya çevirmesi yüzünden olduğunu umduğum yoksa aksi halde kesinlikle olmayacağına inanmak istediğim sebeplerden dolayı tercih edilen pek çok isimden ben de memnun olmadım ama göreceli olarak bu taktik işe de yaradı, AKP-BDP ve de hileler üçlüsüyle baş etmeye yetmedi sadece. Umalım ki bu sonuçlar, halkçı bir parti olmayı popülist merkez partisi olmakta gören ve bunun için de örneğin cemaatin sızdırdığı kayıtlardaki başçalan ifadesini sahiplenmekte bir sorun görmeyen Kılıçdaroğlu ve şürekasına CHP’nin devrimci sol parti olması gerektiğinin işareti olur en azından.

Muhafazakar seçmenin AKP’nin yerine tercih edeceği ve bilhassa Anadolu’da MHP’nin atak yapacağı da gerçekleşmeyen bir diğer beklenti oldu. Parti merkezi ile il başkanları arasındaki sürtüşmeler hariç CHP ile aynı sebepler MHP’yi de vurdu. CHP oyları Anadolu’da %1’e kadar düşse de MHP ilçe belediyeleriyle yetinmek zorunda kaldı. Türkçülük’ten yer yer Türk-İslam sentezine kayan politikalarına rağmen cemaatin oyununa düşmemesi ise MHP’nin en büyük kazancı.

Kim kaybetti o zaman demiştik değil mi? Bilmem önce ahlakımızı kaybettik o yüzden mi tembelleştik yoksa önce tembelleştik de düşünmeyi bile iş olarak gördüğümüz için mi böyle ahlaksızlaştık ama acı olan şu ki bunca yoksulluk, yolsuzluk, haksızlık, sömürü, aşağılanma kanıksanmış. Koskoca ülkenin yarısı yoksulluk sınırının altında, avanta/sadaka alanların sayısı 19 milyon, AKP’nin oyu ise 20 milyon. Hayır şaşırmıyorum, çalıyor ama çalışıyor zihniyetinin çalışmıyorum ama buluyorum ben yolumu zihniyetini doğurmasının nesine şaşayım. Çalmayan var mı, o gelen de çalmayacak mı diyen milletiz biz, Kılıçdaroğlu’nun kardeşi bekçilik yapıyor diye ayıplayan milletiz biz, kendi kardeşini görmeyen bizi hiç görmez diyen milletiz, bu yüzden sadece şunu soruyorum bu herkes çalıyor diyen insanlar, ben olsam ben de çalarım demeye utandığı için katmıyor mu herkesi işin içine, kaldı ki 75 milyon insanız 1 (bir) tane temiz düzgün adam bulamıyorsak yuh olsun bize, ölelim daha iyi.

Neyse ki seçim sonuçları birinin işine yaradı. Aldığı oy cumhurbaşkanlığı hayalleri kuran terdoğan için şimdilik yeterli görünüyor zaten aksi takdirde sonu değil yüce divan, bu gidişle savaş suçlusu olarak Uluslararası Adalet Divanı olacak yoksa. Hani hikayesi de var ya 1 milyon dolara kadar ticaret, 1 milyar dolara kadar siyaset, daha fazla kazanmak isteyenler savaş yaparmış diye, doyamadı gitti gözün be uzun, ne işlere bulaştın böyle? Merakla takip ediyoruz.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Namık Kemal’in hürriyetin ne kadar büyüleyici olduğunu anlatmak için “esaretten kurtulduk ama senin esirin olduk” dediği Hürriyet Kasidesi‘nde bir de şöyle bir beyit vardır:

Civânmerdân-ı milletle hazer gavgâdan ey bidâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyetten

Zalim’in milletin yiğitleri ile mücadele etmekten sakınmasını çünkü zulmün kılıcının vatanseverlerin kanının ateşinde eriyeceğini söyleyen Namık Kemal’in sözleri düşman devletler için olsa da en moda tabirle uzun, zalimin milletinin dininin olmadığını bir kez daha kanıtlmak için son olarak 14 yaşında bir çocuğu terörist ilan edip annesini kalabalıklara yuhalattı. Hoş, bu uzunun evlatlarına helal yedirmemekle övünen terör finansörlerine kefil olan rüşvet yedirmeyi hayır işi olarak gören biri olduğunu göz önünde bulundurursak elbette böylesi daha iyi.

Tabi bir de bir anneyi yuhalatmasının sebebi bir oğlu katil (sadece gemicik gibi bir kelimeyle Türkçe’nin katline sebep olması değil, gerçek katil. Kesinlikle bunu suçu övmek için söylemiyorum, elbtte ki her şey insanlar için bunun da bilincindeyim, benim sözlerim sadece herkes eşitken daha bi’ eşit olanlara), bir oğlu aptal olan (anlamıyorsun yav), bir kızı para pul ve villa işlerinden anlasa da görgü nedir bilmeyen (nasıl ki hırsızlık babadan oğula geçiyorsa görgü de anababadan öğrenilen bir şey, yine sözüm en temel haklardan sosyal ve siyasi hakları bile olmayıp kültürel haklara bi’ o eksikti gözüyle bakmak zorunda kalanlara değil, tiyatroya sonradan girip sakız çiğneyen eğitimli cahillere) düğün davetiyesi devlet uçağıyla gidip elden verilen bir diğer kızı ise para sıfırlama ve evrak imha konusunda cin fikirleri olan kocasıyla birlikte kağıt ögütücüsü meraklısı olan (alt kata şey yaparsan) ve eh nihayetinde kendi de köprüye adını ver de üstünden geçelim geyiklerine malzeme olan bir annenin bir taraflarını soğutmak için de olabilir.

Zamanüstü kasideden bir diğer beyit de şöyle:

Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten

Zulümle, adaletsizlikle hürriyeti yok etmenin mümkün olmayacağını söyleyen Namık Kemal Gücün yetiyorsa çalış, insanlıktan anlama yeteneğini kaldır diyerek açıkça meydan okuyor. Haliyle uzunun twitter’ı engellemesi de kendini bir kez daha rezil etmekten başka bir işe yaramadı. Zaten beklentiler de çok daha büyük yolsuzluk, muta nikahı, yazıcıoğlunun ölümü ve son olarak da apoya verilen tavizlerle ilgili idi. Şahsen kimin kimle düşüp kalktığı benim umrumda değil e yolsuzluklar da kendi seçmeninin umrunda değil. Tadımlık olarak piyasaya sürülen palalılardan anladığımız kadarıyla evlerinde zor tutulan milyonların insan hayatına pek önem verdiği de söylenemez. Vaktiyle apo ile görüşen şerefsizken şimdi herifin Tayyip beni 3. adam yaptı demesi şeref kavramının da aslında pek o kadar önemli olmadığının göstergesi. Haliyle neyi niye yasakladı anlamak güç. Belki de benim olacak fıstık vurucam kırbacı gözüyle baktığı AOÇ’ye de olduğu gibi sırf söylediği bir şeyi yapmış olmak içindir.
Kardeşimin abla bir şey çıkmayacak boşa heveslenme demesine rağmen ben de deli gibi 25’inde bir şey çıkacak diye bekledim orası ayrı ama benimkisi çıkacak şeye göre uzuna olan tutumumun değişeceğinden değildi daha ziyade bunu bu kadar korkutan şeyin ne olduğu idi. Öğrenemediğimize göre yapılan pazarlıklar olumlu sonuç verdi demektir ki en azından seçimlerden önce Suriye’ye girmemiş olmakla avunabiliriz ki ben bu satırları yazarken onlar seçime bu yoldan gitmeye niyetli gözüküyorlardı.

Üzerindeki şüpheyi kaldırmaya çalışması gerekirken kendini zan aktında bırakacak işler yapmayı tercih edip soru bulamıyoruz gibi dandirik bir açıklama yapan ÖSYM’ye ise tek diyebileceğim bari zekamıza hakaret etmeyeydininiz olabilir ancak.

Madem bu yazıyı kaside üzerinden yazdım yine öyle bitireyim:

Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
Cihanı sensin azad eyleyen bin ye’s ü mihnetten

Nasıl bir sevgilisin gelecek umudu sen,
Sensin dünyayı bin dertten sıkıntıdan azat eden.

yaşandı bitti saygısızca aldatmanın tadına varınca doğru söylesen kimin umurunda gözüme inanırım haydi zıpla

“Acaba bu sefer ayrılıyorlar mı?” başlıklı haberlerini sürekli yalanlayan magazin dünyasının aralarından su sızmayan ikilisi, dersane tartışması ve akabinde gelen  bavuldan sızıntılarla limoniye dönen uzatmalı ilişkilerine “ne istediyse verdim” gibi alttan almalarla bir şans daha verme kararı almış olsa da son operasyonlarla birlikte Tayo ile Feto’nun çalkantılı ilişkilerinin nasıl bir hal alacağı yakın zamanda en çok konuşulan konu.

Her zamanki gibi, mağduriyetinden ödün vermeyip Ergenekon ve Balyoz’dan bile mağduriyet çıkarabilen Tayo’nun bu zor günlerindeki tek destekçisinin, her fırsatta “sadece arkadaşız, gerektiğinde konuşuyoruz” dediği Apo olması ise dikkatli gözlerden kaçmadı. Yoksa yeni bir şıracı bozacı mı sorusunu akıllara getiren ikilinin bundan sonraki meclis oturumlarındaki performansı ise merakla bekleniyor.

Haydi bakalım biriniz birinizden, diğeriniz Allahınızdan diyerek izlediğimiz haberlerden açıkça görüldüğü kadarıyla hainle (inanın buraya en hafif hangi kelimeyi yazarım diye çok düşündüm) işbirliği yapınca size de ihanet etmeyeceğinin garantisi olmuyormuş ki bizimkilerin ikisi de kasetler, ses kayıtları ve bilumum belge ile bu konuda birbirlerinden aşağı yanı olmadığını pek ala kanıtladı.

Ortada dönen pardon iç edilen para bile korkunçken aklımın almadığı rüşveti bu kadar olan bir rantın ne kadar olabileceği. Ama aklımın asıl almadığı “soyuyorsa beni soyuyor, sana ne?” diyen zihniyetin aymazlığı.
Rüşvet operasyonunun en başında boşbakan kendinden bekleneni yapıp bakanlarını savunmuştu çünkü tabanının istediği buydu, pirincin taşının ayıklanması değil. Bu, sadece, onların ucuz şovenizmden anladıkları/hoşlandıkları için değil kendilerinin de pirincin taşı olmalarından kaynaklarınıyordu. Eğer üstteki taşlar ayıklanırsa kendileri gibi alttakilere neler olmazdı? Elbette ki rüşvet alan kollanacaktı çünkü fırsatını bulsalar kendilerinin de yapacağı bir şeydi, elbette ki nüfuzunu suistimal eden kayırılacaktı çünkü kendileri de bulundukları yere o yolla getirilmişlerdi. Bu yüzden önce peygamber sonra ibadet en son da Allah olan boşbakanın böyle yapması dediğim gibi kendinden beklenenden başka bir şey değildi ama soyuyorsa beni soyuyor nedir yahu? İnönü gerçekten boşa dememiş “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.” diye.

Bir de kendi adıma konuşuyorum tüm bunlar olurken ilginç bir şey yaşandı: Arınç ile hemfikir oldum, neyse ki sebeplerimiz farklı da biraz kurtarır yanı var.
Hatırlarsanız geçenlerde Arınç tvit atan “bazı şahıslar”dan dert yanıyordu ki o dert yanmasın da kim yansın? Ne zaman biri lafın nereye gittiğini bilmeden bir şey dese hükümet sözcüsü sıfatından dolayı arkasını toplamak ona kalıyor, değil akıl baliğ sahibi bir insanın, kargaların bile güleceği açıklamalarla durumu kurtarmaya çalışmak zor iş sonuçta. Ama benim bu “çıt çıt çıt” olayında takıldığım nokta bazı devlet adamlarının devlet adamı olmak kolay da adam olmak zor, bunu kanıtlayan da ben olacağım diye adeta birbirleriyle yarışması: popoyla tvit atanlar, CAPS LOCK SEVDALILARI, kıt ingilizce ile Obama’ya mesaj atanları geçiyorum kıt Türkçe ile kendini rezil edenler, suskunluğu asaletinden olan ayrılık sonrası ergeni gibi özlü söz paylaşıp asaletin buysa gerisini düşünmek istemiyorum dedirtenler varoğlu var yani.

Hayır istediğim devlet kurumunun bir ağırlığı olması onun da çok bir şey olmadığını düşünüyorum.

Son olarak başlığım saygısızca yaşadıkları, aldatmanın tadına varınca biten ikilimize gelsin.
Söyledikleri tek doğrunun kendileri hakkında değil de karşı taraf için olması size de dinsizin hakkından imansız geliyorsa demek ki dincinin hakkından da tarikatçı geliyormuş dedirtmiyor mu a dostlar?

Umrumuzda olan tek şeyin ’90’larda ünlü düşmesinin olup olmadığı varsa umurunda denilen şey ne olduğu gibi basit şeyler olduğu günler görebilmek dileğiyle.