Nerede kalmıştık?

Efendim hiç hesapta yokken geldiğim Edirne’den nihayet merhaba diyebiliyorum. Bu kadar geç kalmamın bir nedeni evet tembellik ama bir nedeni de yazının yanında servis edebileceğim, Selimiye Cami dahil, hiç bir fotoğrafın olmamasıydı, asıl aklımdaki “Acar Muhabir Sinem” serisine yeni bir yazı eklemekti çünkü. Kaç kere niyetlenmiş olsam da hadi bari yılın son yazısı olsun bu gazıyla başlıyorum bir kez daha.

Ufka bakınca belli bir mesafeden sonra bir şey görememenizin dağlardan değil de dünyanın yuvarlak olmasından kaynaklandığı bir yer Edirne. Yazın ayçiçekleri ile dolu olan bu ovalar kışın da rüzgarın her yerden rahatça esmesine olanak sağlıyor. Meriç ve Tunca Nehirleri de sağolsunlar nemleriyle sıcağın sıcak, soğuğun soğuk olmasına oldukça katkı sağlıyorlar.

Kent merkezine geldiğimde ilk dikkatimi çeken sokakların temiz ama evlerin kirli olduğu idi, daha sonra da Sezim’in yirmilik dişi için hastane ararken ve bana kalacak yer aramak için dolaşırken de bu tespitimi onaylama imkanı buldum. Edirne’de çok fazla ve çok güzel tarihi bina bulunmasına rağmen sizin de tahmin edeceğiniz üzere kirli görünenler onlar değil “modern” binalardı. Belki alıştığımdan, belki semtinde göre daha temiz binalar olma ihtimalini düşündüğümden artık o kadar da kirli görünmüyorlar sanki.

Edirne’ye gelirken badem ezmesi yer kavalaları götürür ciğere de gömülürüm diye hayaller kursam de taş yerinde ağır lafı boşuna söylenmemiş. 2015 itibariyle badem ezmesinin kilosu 48 lira, ciğerin porsiyonu 16 lira.

Yaprak Ciğer - Aydın Tava Ciğer [Edirne]
Kendi tabağını bitirip annesininkini de yiyen SinemYanında verilen ciğer biberi ve biber sosu ile servis edilen Edirne ciğeri Arnavut ciğerinden biraz daha farklı, yaprak şeklinde haliyle daha ince ve daha çıtır, çarşıda, ki Saraçlar oluyor muhitin adı, ciğer satmayan lokanta hemen hemen yok gibi öyle ki parfümeri dükkanı dahi ciğer kokabiliyor.
Yine ciğerden mi bilmem ama buranın kedileri de küçük bir köpek boyutuna ulaşmış, mafya gibi dolaşıyorlar ortada. Burada gördüğüm tek küçük kediler yavru olanlar, yurdun bahçesindekilerden tutun sokaktakilere kadar hepsi şişman.

Şişman kedilerden sonra ise buranın da kuşu bunlarmış dedirtecek kadar çok karga var. Selimiye’de, gagasıyla kıramadığı cevizi kırılsın diye yere atan bu sırada da cevizi gözetleyen diğer kargalardan da kaçırmaya çalışan karga belgeseline denk geldim mesela. Oda arkadaşım Seda, pencerenin pervazına kalan ekmekleri ufalamasaydı güvercinin de olduğunu öğrenemeyecektim. Çarşıda ise martı bile görmek mümkün -bu kadar çok çarşı vurgusu yapmamdan anlaşılıyor olsa gerek şehrin ne kadar dışında kaldığımız-.

Kaldığımız demişken onu da söyleyeyim KYK’nın yurdu kampüsün hemen yanında, odaların 8 kişilik olmasının haricinde Ankara’da kaldığım zamana göre koşullar biraz daha iyi olmuş. Örneğin internet satılırken bedava ve sınırsız olmuş, yemek yardımı hem hafta sonu da olmuş hem de artmış ki kahvaltıda sadece poğaça alınabiliyordu vaktiyle ve de odalara buzdolabı konmuş ki yine vaktiyle soğuk suyu ancak kışın ve poşete koyduğumuz şişeyi pencereden sarkıtıp soğumasını bekledikten sonra içerebiliyorduk. Ne çekmişiz yalnız.

Akademik Yıl Açılış Töreni - Rektör ve Fakülte Birincileri.jpg

Okula geçecek olursak, fakülteye birinci olarak giriş yapıp akademik yılın açılış töreninde sahneye çıkmak gurur verici, eh yeni şeyler öğrenmek de kuşkusuz heyecan verici, özellikle de h’yi n, n’yi p, p’yi r, r’yi g, g’yi d okuduğumuz dil olan Rusça ile ilişkimiz, ama evden uzak olmasak da iyi idi!

Reklamlar

Bir sınavın anatomisi – LYS

Greg: Dinozorların büyük kulakları olduğu ama kulaklarında hiç kemik olmadığı için herkesin bunu unuttuğunu biliyor muydun?
Wirt: Bilmiyordum Greg.
Greg: Çünkü doğru değil.
Bu bir kaya gerçeği.

Bahçe Duvarının Ötesinde

Evet yaptığım girizgah’tan sonra  Bahçe Duvarının Ötesinde’nin çizimlerinin, renklerinin, müziklerinin ne kadar güzel olduğunu anlatacağım methiye bölümüne geçmeyeceğim.
Wirt’in iyice ümitsizliğe kapılıp “artık hiç bir şey bilmiyorum” demesine üzerine gelişen bu diyalogu giriş olarak yazmamın sebebi aklıma psikolojideki kullanılmayan uzvun işlevini kaybetmesini getirmiş olması. Evet biyolojide de var böyle bir şey ama ben eşit ağırlıkçı olduğum için aklıma beynin kullanmadığı zaman zeka seviyesinin düşmesi geldi doğrudan.

Peki nereden çıktı bu ders muhabbeti demeden önce anlatayım üniversite sınavına girmek gibi bir iş yaptım. Öncelikle belirteyim ki benim zamanımda insanlar “Benim zamanımda ÖSS” diye başlayan cümleler kurduğunda “2 basamaklıydı” diye devam ediyorlardı, varın düşünün artık benim ne kadar eski olduğumu ama yine benim zamanım eğitimin eğitim olduğu yıllardı hani, övünmek gibi olmasın Anadolu Lisesi mezunuyum ve derslerimizde hocalar müfredatta var diye sınavda olmayan konuları bile ısrarla işlerlerdi. Biraz onun rahatlığla, biraz da hemen her sene bir sınav olduğu için iyi kötü hatırlarım bir şeyler diye düşünüp matematik, Türkçe ve İngilizce’den sınava girmeye karar verdim. Böyle deyince de çok kolay yapmışım manası çıkmasın lütfen, inanın sınavdan çok hangisinden sınava gireceğimi anlamaya çalıştım.

Devam etmeden önce bu oturumlara değinmek istiyorum. Yine bir sınav vakti kapıda annenin biriyle eğitim masrafları üzerine konuşurken kadın “her şeyden keseceğimizi ama çocuklarımızdan kesmeyeceğimizi bildiklerinden yapıyorlar bunu” demişti. Bir öğrencinin bölümü gereği en az iki oturuma gireceği düşünülürse her oturum için deve yüküyle para isteyen ÖSYM’nin sınavlara para gözüyle bakmadığını düşünmek kuşkusuz aptallık olur. Hatta son olarak ÖSYM tercih yapanlardan da para istedi ya “yiyin efendiler yiyin, aksırıncaya tıksırıncaya çatlayıncaya kadar yiyin” diyen Tevfik Fikret’i analım bu vesileyle.

Sınava geçmeden önce değinmek istediğim bir diğer konu da eğitim sistemi. Şüphesiz bir devletin en önemli politikası eğitim politikası olmalı, sonuçta eğitime yapılan yatırım kaliteli vatandaş demek -elbette ki eğitimli cahiller var, elbette ki büyük makamlara gelen küçük insanlar var ama genelden bahsediyorum burada- kaliteli vatandaş demek hukukun adaletin var olduğu toplum demek, herkesin eşit olduğu özgür olduğu kadının mal değil birey olduğu toplum demek, fikirlerinden dolayı kimsenin yargılanmadığı toplum demek, soran sorgulayan kimsenin önünde eğilmeyen kimseden medet ummayan toplum demek. Yani eğitimi bozduğunuz zaman cahil, ezik, sinmiş, sömürülmeye açık bir yığın elde edersiniz demek.

Bunun için de örneğin önce ilkokulları bozup sondan eklemeli bir dil olan Türkçe’ye hiç uymayan Amerika’dan ithal eğitimi dayatıp müfredatı da saçma bir hale sokarsanız, ardından ortaokula gelen çocuğu teog‘dan geçirip iyice allak bullak hale getiririrseniz, liseye geçtiğinde de zaten ne yapsan gider artık kıvamına gelen çocuğa imam hatipi salmak kalıyor, sonuçta da pozitif bilimlerde sıfır çeken öğrenciler; kapatılan matematik, fizik, kimya, biyoloji bölümleri; Avrupa sıralamasında sonuncu olan çocuklar. İşin güzeli bunca şeyi yapmak 10 yıldan biraz fazla zaman alıyor.

Evet, nihayet sınava geçecek olursam, ilk girdiğim sınav matematik – geometri sınavı oldu. Üzücü bir şekilde en düşük ortalamalar bu iki sınava ait. Matematik ortalaması son sınıftakilerde %20 iken tüm adaylarda bu oranın biraz da olsa altında kalıyor, geometri ise %15’i bile bulamıyor.

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Matematik (50 soru) 10,20 9,72
Geometri (30 soru) 4,10 3,78

Zaten gözlemleyebildiğim kadarıyla da çoğu adayın iki sütunlu matematik cevap alanının sağ yanı daha boştu ki doğru cevapların sorulara göre dağılımı grafiği de beni doğrular nitelikte. Bense millet ne yapmış diye bakmadığım sırada zaten hiç görmedim deyip elediğim matris, deteminant; hatırlamıyorum deyip atladığım limit, türev, integral, logaritma ve zamanında bile öğrenenememiştim deyip geçtiğim trigonometriden arta kalan sorularla ortalamayı iyi kötü geçtim. Geometride ise en azından cevapladığım soru sayısı daha fazla oldu.

Bana sorulsa yabancı dilden sınava girenlerin en azının gireceği diğer sınav fen bilimleridir derdim ama ÖSYM ne düşündüyse artık matematik sınavından hemen sonra bir de yabancı dil sınavına girdim. Sınavdan önce hiç değilse kelime bakayım bari diye niyetlenmiş olsam da hiç fırsatım olmadı ne yazık ki ama ömrümün neredeyse üçte ikisini İngilizceyle geçirdiğim için açıkçası korktuğum bir sınav değildi. İster Amerikan emperyalizminin dayatması deyin ister küreselleşen dünyanın ortak dili deyin (evet farkındayım küreselleşme ile emperyalizm çok farklı şeylermiş gibi bir anlam çıktı ama kastettiğim paranın küreselleşmesinden ziyade mesafelerin kısalması, sınırların kalkması gibi biz küçük insanlar için olan kısmı) İngilizce öğrenmemek imkansız gibi. KPDS görmüş biri olarak sonucum beklediğimden düşük olsa da İngilizce’nin ortalaması da Fransızca ve Almanca’ya kıyasla bir hayli düşük.

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
İngilizce (80 soru) 21,34 20,07
Almanca (80 soru) 31,36 26,56
Fransızca (80 soru) 41,93 35,60

En yüksek ortalamanın Fransızca’da olmasının sebebi kuşkusuz özel Fransız liseleri, Almanca’dan girenlerin arasında Almancılar var mı, varsa ne oranda bilmiyorum ama Almanca da ikinci sırada. İngilizce ise %25 ortalamayla son sırada.
Yanılıyorsam düzeltin ama buradan çıkan sonuç eğitim sistemimizin bırakın sözel/sayısal/eşit ağırlıktakilere birden fazla dersi öğretmeyi, dilcilere tek dersi bile öğretemediği.

Sonraki hafta ise edebiyat ile oturum başına para alan ÖSYM’nin (malum dert söyledir, benim de içime oturdu 90TL) edebiyatın yanına bir şey koyalım da söğüşlediğimiz belli olmasın ayağına yanına ilave ettiği coğrafyadan sınava girdim. Biz eşit ağırlıkçılar hem tarih hem de coğrafya görürken edebiyatın yanına neden tarih değil de coğrafya koydular ya da coğrafyayı neye göre ikiye böldüler ile kitapları yasaklayıp yazarları sormanın anlamı nedir bu sınavdaki hala cevaplarını bulamadığım sorular.

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Türk Dili ve Edebiyatı (56 soru) 20,12 20,98
Coğrafya 1 (24 soru) 9,88 10,21

Bu arada sınavlar arasında en yüksek ortalama bu iki teste ait. Edebiyat %35’in coğrafya da %40’ın üzerinde. Yalnız ilginç olan nokta şu ki sayısal ve dil sınavlarında tüm adaylarda puan ortalamaları düşerken sözellerde tüm adaylarınki yükseliyor, şöyle ki:

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Tarih (44 soru) 12,70 13,12
Coğrafya 2 (14 soru) 5,79 5,82
Felsefe Grubu (32 soru) 10,85 10,80

Felsefedeki küçük düşüşe rağmen tarih, coğrafya ve edebiyatın tüm adaylarda artmasının sebebi ne olabilir diye düşününce aklıma tek bir şey geliyor: KPSS

Son olarak fen bilimlerinde de ortalamalar %20 ile %30 arasında.

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Fizik (30 soru) 7,00 6,48
Kimya (30 soru) 9,52 8,75
Biyoloji (30 soru) 10,53 9,78

İşin acıklı yanı ise benim beğenmediğim bu puanlar aslında üniversite sınavının ilk basamağı olan YGS’ye nazaran oldukça yüksek. YGS’ye göre daha az kişinin girmesi ve girenlerin de zaten YGS’de belli bir puanın üstünde almış olmaları gerçeği bir yana, YGS de şöyle idi:

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Türkçe (40 soru) 15,9 15,8
Sosyal Bilimler (40 soru) 10,4 10,7
Temel Matematik (40 soru) 5,4 5,2
Fen Bilimleri (40 soru) 4,6 3,9

Sonuç olarak çocuklarımızın okuduğunu anlayamayan düşündüğünü anlatamayan hesap kitap dahi yapamayan dünyadan bihaber kişiler olmasını isteseyip çocuklarımızı okula göndermeseydik bu kadarını yapamazdık, sağolasın milli eğitim.

Kendi özeleştirimi de yapacak olursam en başta dediğim gibi kullanılmayan organ köreliyor. Kuşkusuz bugün lisedeki bildiklerimden daha farklı şeyler biliyorum ama o zaman öğrendiklerimin de çoğunu -ki bu günlük hayatta kullanmadığım matematik ve edebiyat oluyor- unutmuşum.

Sınav sistemleri sürekli eleştirilse de her zaman beterin beterinin olduğunu bize hatırlatmayı kendine görev bilmiş ÖSYM’ye ise ayrı bir teşekkür etmek lazım. Benim girdiğim ÖSS en azından pratikte karşılığı olan konulardan oluşurken -yorum yapma ve problem çözme gibi- şimdiki sınav doğru düğmeye basınca muzu alan maymunlarla yarışsak halimiz daha da feci olurdu dedirtecek kadar ezbere dayalı.

Kaynak: 2015 LYS Sayısal Bilgiler [ÖSYM] 2015 YGS Sayısal Bilgiler [ÖSYM]

mutfakta neler oluyor? fasulye, bakla, bakla, bakla kızarmıyor bana bakıyor

efendim bu hafta kursta nöbet sırası bizim gruptaydı ve gerek uygulamalarla gerek de bulaşıklarla pek eğlenceli bir hafta geçirdik
tek sorunum ise uygulama yaparken her şeyi kaçırmış olmak misal ben patatesleri soyarken havuçlar kekikle; patatesler nane ile haşlanıp glaze edilmişti -evet ben patatesleri soyarken patatesler tabağa konmuştu resmen 😀

havuçları biraz fazla yağlı bulmuş olsam da patatesler insanı alıp götürür cinstendi
hoş közlenmiş patatese yağ sürüp yediğim düşünülürse tereyağı ve şekerle glaze edilmiş patatesi beğenmemem zaten imkansızdı

bir sonraki uygulamamızda ise kalburabastı yaptık

pek hevesle yapmak istesem de elim kanadığı için hamura giremedim sadece yumurtaları yıkadım evde ise hali hazırda sütlaç ve irmik helvası olduğu için daha uygulamasını yapamadım maalesef

haftanın en lezizi ise hiç kuşkusuz sote edilmiş mor lahana turşusu idi

malum mor lahananın o sirke – limon kokulu turşusu bile happur huppur yenirken bir de tereyağında sote edilmişi kulağa tuhaf geldiği kadar çok lezzetli

o güzelim renk bir fotoğrafta bu kadar mı kötü çıkar diyerek evde kendi yaptığımı da şöyle ekleyeyim

bu güzellik ötesi kaşık ise dedemden

ve de mercimek çorbamız evde yaptığımızın aksine kırmızı değil

hayır kaşığı sol elimle kullanmıyorum sadece fotoğrafı çekerken farketmemişim ve evet patatesi yine ben soydum

bu arada işçinin ve emekçinin bayramı olan 1 mayısı da kutlayayıp gideyim

susuzum çölde göldüm kurudum, kalmadı tek bir damla umudum

pek sevgili dostlar, romalılar,
kaç zamandır habire şöyle gezdim böyle tozdum konulu yazı yazdığım için artık utanıp geçen ay gittiğimiz mersin hakkındaki yazımı şimdilik biraz erteleme kararı aldım

ama yerine yazacağım şey maalesef şöyle dertliyim böyle kederliyimden öteye gitmeyecek

hoş bu aralar hemen her gün dertli olsam da şu an bana bunu dedirten sebep şu anlamadın deyince niye ben aptal mıyım? diyen insan güruhu
ortalama bir insanın hayatında en az 497262 kere yaşadığı toplumumuzun bu kanayan yarasına bulduğum çözüm ise bunları toptan itlaf etmek
evet bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe yaşamak elbet benim de hayalim ama kim üzülür bunların arkasından allaseniz

ha pek binbaşı milli güvenlik hocamızın dediğine göre birine anlamadın demek zaten çok ayıpmış zira kibarlık gereği anlatamadım demek gerekirmiş

ama benim kastettiğim evet var bazı odunlar, onlarla muhattap olmaktansa anlamadın diyelim keselim atalım, amaan yemişim değil zaten
sinir olduğum nokta bu güruhun, insanı ölür müsün, öldürür müsün ikilemine sokan cevapları
zira zaten daha esas konuyu halledememişiz al başına bi dert daha
ha nerden çıkardın onu? deyince ha ben zaten hep sorun çıkarırım değil mi? tarzında bi cevap vermeleri işten bile değil

bi de bunların samimiyetine güvendim de ondan yaptım ve de yok sevdiğimden takıldım diye 2 türü olan bi lakırdıları var
hay ben bu samimiyeti sevgiyi icat edenin demek geliyor sevgili romalılar zira pek güzel sıçan güruhumuz bu söz sayesinde bir güzel sıvamış oluyor

ben gibi artık bunlara dayanamaz hale gelmiş kişiler de toplum önünde şakadan anlamayan, espriyi bilmeyen, aman lanet olsun bi daha yaparsam iki olsun dedirten insanlar olarak görülüyoruz

sen -çok afedersiniz- her boku ye, yap dangalaklığını, gel benim civataları attır sonra niye böyle böyle dedin şimdi ben senin samimiyetine güvenerek takıldım

tabi yersen dış sesiyle gelen bu sözün kabul görürlüğünde beynimiz son sıçılma anı, sıçılma sıklığı ve miktarı gibi ölçütler kullanıyor önceleri gülüp geçen hafiften mahcup ya ben özür dilerim diyen insan lan ne zaman o kadar samimi olduk biz diye düşünür hale gelebiliyor zamanla

tabi aslında çok samimi falan olunduğu da yok, olan aman çok fazla uçtum diyip dediklerinin şerrinden korkan insanatın kıvırması hayır dur ardında söylediğin saçmalığın da en azından ciddi ciddi tartışalım yok ben sıçayım bi şekilde sıvarım zihniyetiyle nereye kadar akıl sağlığımı koruyarak yaşayabilirim bilmiyorum

tabi pek sevgili özlemciğimi bir kez daha anıp yazıcığıma söyleyene değil söyletene bakmak lazımmış lafıyla noktayı koyayım

ha bir de turizmin bize pek güzel şekillerde öğrettiği bi ders var ki o da bu saf yüreğimin maalesef her daim unutup kafamı salaklıkla suçlamasıyla biten ayrı bir hikaye

kimseye kötü demek için acele etmeyin;
  iyi demek için hiç acele etmeyin.

başlık: direc-t – ama aşkım yok [böylesine güzel bir şarkı neden sadece 2dk 15 sn sürer ki yap 10 dk 23sn doya doya dinlesin bu sinem]

ah mazi

geçtiğimiz ay bu blog aleminde 5. yılı devirince istedim ki şöyle bi geriye dönüp bir nostalji rüzgarı estireyim (en azından yazının burasında niyetim böyle)

blog olayına ilk girdiğimde üniversitede 1.sınıftaydım
o zamanlar tek derdim her yeni öğrenci gibi derslerdi elbet ondan önce de baba gibi bi yurt sorunum vardı ki allah düşmanımın başına bile vermesin
yurt yedek çıkınca ilk bir ay o odadan öbür odaya taşındım durdum -hatta başka yurttan başka yurda- neyse ki sonra iyi kötü bi oda ayarladılar bana

-adını binbir lanetle anacağım herhangi bi oda arkadaşım olmadığından buradan çıkacak en manyak hikaye başta kuş ve bf’sinin beni mizah dünyası ile tanıştırması akabinde dersi mersi bir kenara itip penguenlombakuykusuz hatmetmem olur herhalde sonrası da imza günüsü, stand up gösterisi felanı falanı-

yurt ortamı elbetteki okuldan falan çok çok ayrı
insanın biriyle ahbap olması başka her gün onun sesiyle gözünü açması akabinde yüzünü görmesi ve akşam yatana kadar da bu ikilinin kısır döngüsüne sıkışıp kalması çok çok başka, müdireleri kantin görevlilerini hizmetlileri saymıyorum bile, plastiğe benzer yemekler ise anlatılmaz yaşanır bi konu

ama üniversite okumanın en kötü yanı kuşkusuz evden 4 sene ayrı kalmak

hayır mırç mırç aile çocukluğu değil kastettiğim ve elbette gün gelecek aileden başka bi dünya göreceğiz ama durup dururken evi barkı bırakıp 4 sene ailecağızdan başka insanlarla yiyip içmek yatıp kalkmak, sonuçta insanın sevdicekleriyle geçireceği ömür belli ve onu bırakıp gitmek saçma geliyor açıkçası bana (tabi burda olayı gurbete gitmek gibi anlattığım farkındayım ve beni bilenler de yuh be sinem sen ki ayın yarısını evinde geçiren insan bari sen deme diyordur kesin)

velhasıl-ı kelam üniversite bitti belki ama pek sevgili zeloşka‘nın dediği gibi biz de bittik zira sağ görüşlü ve o kadar da dar görüşlü bir okul insandaki potansiyel otluğun ortaya çıkması için oldukça elverişli bir ortam açıkçası

koskoca üniversite hayatını böyle anmam/anlatmam ise harbiden çok acıklı biliyorum ama benim için okulun tek iyi yanı kütüphanesi, multimedyası ve diğer üniversitelere kıyasla oldukça hafif kalsa da bahar şenlikleri idi gerisi içinse lisenin devamından başka bi şey diyemem herhalde

tabi şu da var ki sadece okul değil bölüm de bi insanı hayattan soğutmaya yetiyor tek başına hayır kesinlikle okumaktan çok çok keyif aldığım bi bölümdü benimkisi ama üniversite düşünen insanlara tek tavsiyem benim gibi iktisadi idari yerine ne bileyim bi hukuk, tıp ya da  öğretmenlik gibi okulu bitirince bi meslek adıyla mezun olabilecekleri bir bölüm seçmeleri -hoş ülkenin durumu da ortada kimi kandırıyorsam ben de-

al şimdi ben bitirdim uluslararası ilişkiler duyan insanda süpersonik bi etki yaratması haricinde başka getirisi yok maalesef

hele okurken insanı kandıran “bu bölümden çıkan her şey olur” geyiği var ki o da “her işi yaparım abi” diyen birinin kalifiyeliğine denk bir cümle benim gözümde artık

neyse bu muhabbet oturun anacağzınızın dizinin dibinde okumak da neymiş haydi kızlar girin mutfağa babanıza atanıza yemek hazırlayın’a dönmeden keseyim zira sonu özlem-chan‘ın her gün dediği bunca sene okumakla boşa vakit kaybetmişiz keşke liseden sonra bi meslek öğrenseymişiz’e doğru gidiyor -şimdi hükümetin ve pek sevgili nimetlerinin düz lise yerine meslek lisesi diye özetleyebileceğim yeni eğitim politikalarından girip kim bilir nerelerinden çıkabileceğimi bildiğim için hiç girmiyorum o mevzulara-

onun yerine chan dedim ya az evvel oradan devam edeyim
malumunuz bir de japonca kursuna gittim şimdi de özlem-chan’la bi taşçıda çalışıyoruz hemen her gün eve benden satıcı olmaz orası tamam da galiba benden hiç bi halt olmaz herhalde diyerek dönüyorum

hoş, insan alışıyor her şeye biz de alıştık netice itibariyle pek çok şeye -hatta belki gün gelir bi malafa da biz yazarız-

bu arada ilk maaşımı da almış bulunmaktayım -hatta tembellik edip geçen ay yazmadığım için ikinci maaşımı da aldım- pek öyle hayal ettiğimiz gibi gidip yemekli sazlı sözlü çengili mengili bi kutlama yapamadık belki ama -zira 300 TL epi topu- evdeki çalımıma diyecek yok iki lafımdan biri “çekinmeyin bundan sonra alın her istediğinizi paramız var artık”

benden gelen para “ekstra” para olduğu için de açıkçası zımbırtıya harcamak için hiç bir tereddüt duymuyorum misal gidip dondurma makinesi alabiliyorum

-bu arada ne çok zorluk çektim dondurma makinesi almadan önce koskoca google bile derdime derman olmadı bana makineyi kullanan birinin yorumunu bi bulamadı ama şimdilik onlar başka yazıya kalsın sapmayayım daha fazla konudan-

maalesef hep böyle eğlenceli değil çalışmak azıcık uyku üstüne gün boyu ayakta dikilimenin karşılığı uykuda konuşup kardeşe eğlence malzemesi olmak oluyor
hatta bi seferinde ben nasıl bi konuşmuşsam kızcağızın da rüyasına girmiş dediklerim akabinde de aynı rüyayı görmüşüz

-abla rüyamda feysbuk alıyorduk sana
+?!
-arkadaşlarının mı ne varmış hep de…
+başka bi isimle mi alıyorduk?
-evet
+ben de gördüm aynı rüyayı
-?!
+?!

yanisi işe ilk gittiğimizde -ilk dediysem en erken iki hafta falan sonrasıdır zira bizi adam yerine koyup muhabbet etmeleri nedense bayağı bi zaman aldı- oradaki bilge insanlardan biri “burada psikolojik tedavi görmeyen yoktur” dediğinde “hadi canım” dediğime pişman oldum biraz

resmen görmemişle oğlunun hesabına döndü bu işim farkındayım ama hem ilk -aslında ilk de denemez bir de bir 1 mayıs günü tuğbacık‘ın beni götürdüğü bi dersanede sınav bekçiliği yapmıştık- hem de bir buçuk senelik ev hayatımdan sonra her yaşadığımız çok ilginç geliyor açıkçası

tamam geçen sene de boş durmadık mutfağa girip durduk, deli gibi film-dizi-anime seyrettik, dil öğrendik, birkaç bankanın sınavına girdik, gezdik -tozduk, buraya onca yazdıklarımızın bi karşılığını alıp salona bi ödül koyduk ama nasıl diyeyim iş pek bi ayrı oldu

misal annemi muhasebecim olarak atadım, kardeşcağzıma bayramda el öptürdüm -evet para beni bozmuş biraz- hatta gün olayına bile girdim hatta hatta maziye flaşbek diye başladığım yazıda bile aldığım 3 kuruşu över oldum ya en iyisi mi sonu olsun bu da bu yazının

çatlak patlak yusyuvarlak

biliyorum bu BÖ olayını çok uzattım hem de gündemimiz dopdoluyken kendimden bahsedip bencillik yapıyorum ama muhtemelen bu son olacak sonuçta yeni nesil torun torba için önemli olacağını umut ettiğim bi olay ha tabi zaman değişir yeni şeyler çıkar da bizim torun tombalak “NiNé ßL0q Mu qhaLdı yhaw puhahaha 😀 😀 :D” derse ora ayrı tabi

efendim nihayet istanbul’a gidip plaketimi ve hediyeleri aldım bir tören anım olmadığından ben de bö’nün moda’daki ofisinin ne kadar güzel olduğunu anlatayım ilker bey‘in dediğine göre apartmanları 150 yıllıkmış ki kapı zilleri bile antikayız canım biz diye bağırıyordu resmen bu da dönüşte yanımda oturan hanım kızın ki kendisi turist rehberliğinde okuyor imiş dediği “ukelalık olmasın ama istanbul’dan sonra hiç bi yer bana o kadar güzel gelmiyor” lafına hak vermemi sağladı ha bana göre pek sevgili hemşehrim pınar‘ın dediği “her halde ömrüm boyunca burda yaşayabilirim” lafının haklılığı bittabi daha baskın

neyse efendim lafı daha da uzatmayayım bi önceki yazımda ailemin pek de bi sevinç gösterisinde bulunmadığını yazmıştım oysa annem hastanedeyken gelip sayfamı ziyaret etmiş eve gelir gelmez de “annecağzımın kıbrıs gezisi mi yazdın oraya selda’yı da yazmışsın iskenderun’da erken kalktığımızı da yaptıklarımızı hep yazmışsın” deyince babam da “biz yapmışız ödülü bu mu almış yani” dedi ve küçük çaplı bi isyan girişiminde bulundular ben de artık hediyeleri dağıtıp rüşvetle işi bağladım tabi işin şakası ama işte evde bi eğlence çıktı haliyle


bu arada bi eğlence de kardeşcağzımın doğum günü hediyesi olan tavşan oldu hatta isim konusunda ben hediye olsun diye ısrar ettiysem de sezim topik ya da topi gibi bi şey diyordu en son tabi ben eğlence desem de sanırım diğer ev hayvanları  için durum pek aynı değil

bulut‘unki babamın dediğine göre kıskançlıktanmış duman‘ınki ise malum hediye‘yi yemek olarak görmesi haliyle de evde zıp zıp zıplayan bi tavşanımız yok an itibariyle tabi kadıncıklar da bu durumdan haliyle memnun hoş hiç gelmemiş olsa onlar daha mutlu olurlardı sanırım oysa düşününce tavşan en ideal ev hayvanı hem ele alınıp sevilir hem de büyüyünce/sıkılınca karın doyurur hangi kedi ya da koyun yapabilir ki bu ikisini aynı anda tamam sustum

bir de geçen kasyeri kitap fuarında gördüğüm ve acayip hoşuma giden bi şeyi söyleyip gideyim karagöz hacivat oyuncağı
gerçi aslen ben bunu orda değil de evde çektiğim fotoğraflara bakarken yazıları okuyunca farkettim
sahneyi kurun çubukları takın ışığı yakın OYNATIN

ahanda zenne ile çelebi oynarken