Se me hace la boca agua

Efendim, geçen sene beni Türkiye’nin bir ucuna attılar diye dert yanarken bu sene Avrupa’nın bir ucuna gelmiş bulunmaktayım. Açıkçası ikinci üniversitesini okuyup Erasmus yapan sevgili Müjde’ye özenip başladığım bu yolda söylediğim tek şey Madrid’e inene kadar olacağına inanmıyorum idi. Sezim’in internette bulduğu testlerden birinden annen baban olmazsa ölürsün sen gibi bir sonuç almama sebep olan yurt dışında başımın çaresine bakarım’a ve benzeri seçeneklere büyük konuşarak hayır dediğim için olsa gerek felek al o zaman bu da sana kapak olsun dedi herhalde ki buraya gelmiş oldum. Buradan sesleniyorum sevgili felek bu zamana kadar 7 milyar maaşlı bir iş isteyip durdum, bu saatten sonra 7 değil 10 olsa yine istemem.
Bir şeyin en kötü kısmı malum ilk kısmı, haliyle buraya geldiğimde afallamadım desem yalan olur. Öyle ki, sonbaharın yazdan kalma günlerinde geldiğim Madrid’de ilk bir hafta Allahım suyu su değil havası hava değil deyip durdum. Ev aramak için günlerimi geçirdiğim lobi sadece internetin çektiği tek yer değil aynı zamanda sürekli kızartma yaptığını düşündüğüm bir restoranın hemen üstü idi. İçtiğim suyun ise tek özelliği ise elbette en ucuz olması idi.

TL’nin güvenilirliği simgeleyen çapamsı bir sembolü ve sürekli yükselteceğini gösteren dolar/euro’dan arak üst çizgileri olsa da kazın ayağı hiç de öyle değil tabi ki. Paramızın euro karşısında esamesinin okunmuyor oluşu yeni öğrendiğim bir şey değil kuşkusuz, asıl öğrendiğim başka bir şey oldu: Almancıların neden sürekli para muhabbeti yaptığı. Aldığımız her şeyin fiyatını 3,5 la çarptığımız günlerde, ki artık 4 oldu lütfen birileri de euro bozdursun, evle konuşurken sürekli şu bu karar euro; bu şu kadar euro deyip duruyordum. Merak edenler için söyleyeyim Avrupa çok ucuz ama kazancınız euro ise haliyle benim için de ucuz diyemeyeceğim. Belki gelirimiz yok ama neyse ki biz eksik kalmayalım diye hesaplama yöntemini değiştirip kişi başına düşen milli geliri 2000$ daha artırmış bir TUİK var.

Hayır biliyorum kendime teşhisi koymuştum zaten bendeki meslek hastalığı söz bir şekilde siyasete geliyor. Ama burada Türk’üm deyince söz ister istemez oraya geliyor. Benim çocukluğumda bizi fes takıp deveye biniyoruz zannediyorlar diye dert yanılırdı, sağolsun akape hükümeti bu imajı değiştirdi artık herkes bizi her gün birilerin öldüğü bir yer olarak biliyor. Türkiye’deyken sadece kızıyordum şimdi bir de utanır oldum üstüne. Asıl acı durumsa bunu bizim memleketimizde kimsenin görmemesi, bilmemesi, umursamaması. Ta Çin’den mektup arkadaşım geldi onun da dediği aynı laftı. Bir Türk’ün de aynı lafı dediğini duyacak mı bu kulaklar şüpheliyim. Bu arada burada bu gözler de maaşlarını protesto için ana caddeyi evet ana caddeyi kapatan bir grup emekliyi gördü ki bizim ülkede bir protestoda sadece dayak yemek en iyi ihtimal.

Benim için demokrasisi kadar yabancılığın bir diğer göstergesi olan yabanmersininin reçelini almak bir ev bulur bulmaz yaptığım ilk iş oldu. Allahım marmelatın ne olduğunu bilmesem belki demek böyle imiş derdim ama bildiğiniz jöle idi, kavanozu ters çevirdiğimde dökülmüyordu, o decrece.Tamam kahvaltıda reçel olmazsa doyduğumu anlamam diyecek kadar reçel düşkünü değilim ama tam da bıçakla reçel sürmek yerine ekmek banarak reçel yiyen biri için büyük hayal kırıklığı oldu derken benim için Türklüğün göstergelerinden biri olan bol salçalı yemek yapmak için aldığım salçanın ketçaptan daha sıvı çıkması asıl darbe oldu.
Elbette kimsenin kültürüne laf söyleyecek değilim benimkisi daha ziyade anne yemeği özlemi. Biraz da mutfağımızdan başka öveceğim bir şeyimizin kalmayışından. Geleli dört ayı geçmesine rağmen hala jamon’un kokusuna alışamadım mesela, kaldı ki hemen hemen bütün sakatatları yiyen biri olarak bana oldukça ağır geliyor. Jamon’un hemen her şeye girmesi de haliyle yiyecek seçimini daraltan bir etmen oluyor gerçi zaten de paella ve tortilla’dan başka bir yemekleri de yok gibi. Deniz ürünleri yemeyi seviyorlar, karidesli kuru fasulye gördüm bir dergide mesela, kalamarı her yerde bulmak mümkün bir de göze hitap etmese de oldukça lezzetli bir balıkları var merluza diye. Genel olarak tercihleri bira olsa da bir de Sangría’ları var.

Laf ettiğime bakmayın, klasik bir Türk olarak için bizim pilavla kıyasladığım paella da, aman patatesli omlet işte dediğim tortilla da güzel gerçekten, Sezim babamın yaptığının daha güzel olduğunu söyledi orası ayrı.

img_20161029_150945

Üstteki mantıkla bizim tulumbanın çikolatalısı olan churro ise görünüş olarak benzese de, ki Valor’unkinin görüntüsü bile benzemiyor, yiyiş şekli itibariyle biraz farklı.

img_20161210_154337

Gerçi bizde çikolatalı lokmanın hem şerbeti hem çikolatası olsa da şu da biraz bizim Adana Burmanın çikolatalısı diyebileceğim bir şey, ilk aldığıma ezdim herhalde demiştim ama aslı böyle önce uzun.

Bunlar haricinde Madrid’in simgesi olan, fotoğraftaki ayının yediği, bizim dağ çileği ya da ağaç çileği dediğimiz madroño,  bir de buraya özgü çerimoya var, Mark Twain dünyanın en leziz meyverinden biri demiş kendileri için.

2016-11-07-22.23.38.jpg.jpg

Tek şikayetim ise hamur işlerinin tatlı, abur cuburlarının da çeşidinin az olması.

Ya da yanlış olmasın şöyle diyeyim balıklı ya da jamonlu empanada’ları, Meksika’dan ithal nacho ve taco’ları, tereyağlı kruvasanları var ama simit, poğaça, kete görmüş insanı kesmiyor tabi, çeşit çeşit çikolata var ama şölen luppo, eti tutku, ülker probis, torku turtacık gibi bir şeyleri yok, hayır burada geçinmek zor dediysem de reklam yapmak için bir şey almadım.

Sevgili Müjü’nün aldığım her yoğurdun tatlı çıkmasından bıktım dediği gibi, yoğurt demişken ayran ya da mantı yok belki ama dondurması var gayet güzel, ben de tatlı düşkünü biri olarak bıktım yeminle. Bunu yazarken bir yandan da çikolata ve bizimkilerin getirdiği kayısı pestilini yiyor aburuk cuburukları açsam mı diye düşünüyor masanın üzerinde duran iğde ile keşişiyorum ama bıkmamın sebebi de bu zaten şekerin yedikçe vücudun bunu yakmak için uğraşması akabinde de daha çok şeker yeme isteği olarak dönmesi kısır döngüsüne sıkışmış durumdayım.

ımg_20161020_154027.jpg.jpg

Hele de önce cadılar bayramı ardından noel üstüne de yılbaşı olunca çikolata ve şekerlemeden yana oldukça zengin bir kış geçirdim. Bizim bayramların şeker çikolata lokum üçgeni gibi burada da bademden yapılan mazapán, bademle yapılan polvorón ve içinde badem olan turrón üçgeni var mesela.

Sinem içim kıyıldı yeminle, yediğin içtiğin senin olsun gezdiğini gördüğünü anlat dedirttiğimin farkındayım. Asıl niyetim her şeyden bahsettiğim bir yazı yazmaktı ama nasıl böyle oldu ben de anlamadım.

Reklamlar

Çorapta Yumurta ya da namıdiğer Altın Yumurta

sezim ve altın yumurtaAçıkçası elime her yumurta alışımda aklıma gelmiyor değildi çok sallarsam sarısıyla beyazı karışır mı diye ama geçenlerde altın yumurtayı görüp de böyle bir şeyin mümkün olduğunu öğrenince merakım hepten tavan yaptı. Önce bir hayal kırıklığı yaşasam da yapmak için alet gerektiğinden dolayı neyse ki sorunca google buldu bana bir çare

Aslında altın yumurta’nın olayı basit: bir adet yumurtayı bir adet naylon çorabın ortasına yerleştirip gerisini fizik kurallarına bırakmak, sonrasında kas kuvveti merkezkaç kuvveti ile birleşip sıradan bir yumurtayı altın yumurtaya çeviriyor.

Anneme göre yumurtadan başka bir şeye benzeyen, kardeşime göre hiçbir şeye benzemeyen altın yumurta bana kalırsa yumurtanın beyazını yerken sarısının tadını almak gibi.

Çorabın içinde patlayıp beni baştan aşağı yumurta yapan 2 yumurta, olmuş mu diye kontrol ederken Sezim’in elinden kayıp giden 1 yumurta ve kalvaltıda pişen 4 yumurta ile toplam 7 yumurtaya mal olan altın yumurta maceramdan hareketle altın yumurta nasıl yapılır anlatayım:

• Öncelikle altın yumurtanın olup olmadığını anlamanın en iyi yolu karanlıkta bir fener ile yumurtanın içine bakmak, bunun için de en uygun zaman haliyle akşam, eğer başlamadan önce yumurtanın içine bakarsanız nasıl da aydınlık olduğunu görebilirsiniz.

• Eğer yumurtanın patlayıp her yeri kirletmesini istemiyorsanız -ki ben gidip saçlarımı yıkamak zorunda kaldım mesela- yumurtayı streç filme sarabilirsiniz hatta bir yerde yumurtayı bantlamaktan bile söz ediliyordu.

• Sonra yumurtayı bir dizaltı çorabın ortasına yerleştirip iyice gergin tutarak pervane/fırfır oynar gibi 20 kere kendi etrafında döndürün, çorap ne kadar gergin olursa o kadar hızla çözülecektir, bu döndürüp açma işini yaklaşık 10 kez tekrarlayın ya da şöyle söyleyeyim evde otuturken mutfaktan gelen bir sesin amanin gitti bir şeyler dedirtmesi gibi şakır şukur bir ses gelene kadar yumurtayı çevirin, yaklaşık 10 kez dememin sebebi ise yumurtasına göre değişmesi çünkü bendeki yumurtalardan biri civciv midir nedir içindeki diye düşündürtecek kadar benimle inatlaşıp karışmadı, geçen haftadan kalansa daha ilk seferde karıştı mesela. (isteyene şöyle de bir video mevcut)

• En son olarak da ışıkları kapatıp fener ile yumurtanın içine bakın iyice karanlık hale geldiyse sarılar tüm yumurtayı kaplamış, altın yumurta pişirmeye hazır hale gelmiş demektir.

soldaki normal yumurta, sağdaki ise altın yumurta

• Tarifi daha doğrusu yöntemi bulduğum yerde altın yumurtanın soyulmasının biraz daha zor olduğuna dair bir yorum vardı. Bu yüzden haşlama suyuna her zamankinden daha fazla tuz ekledim. Normalde ben de haşlanmmış yumurtayı hafif kayısı kıvamlı sevenlerdenim ama altın yumurta sanki tam pişmişken daha güzel gibi.

Son olarak bir daha yapar mısın? derseniz yenmeyecek kadar kötü olduğundan değil de sadece alışkanlıktan dolayı Sinem hani senin bir altın yumurtan vardı, yine yapsana diyen olmadıkça yapmam muhtemelen ama yumurtayı soyunca o sarı rengi görmenin güzelliği de bir ayrı.

altınyumurtaDeneyecek olanlara şimdiden afiyet olsun.

mutfakta neler oluyor? fasulye, bakla, bakla, bakla kızarmıyor bana bakıyor

efendim bu hafta kursta nöbet sırası bizim gruptaydı ve gerek uygulamalarla gerek de bulaşıklarla pek eğlenceli bir hafta geçirdik
tek sorunum ise uygulama yaparken her şeyi kaçırmış olmak misal ben patatesleri soyarken havuçlar kekikle; patatesler nane ile haşlanıp glaze edilmişti -evet ben patatesleri soyarken patatesler tabağa konmuştu resmen 😀

havuçları biraz fazla yağlı bulmuş olsam da patatesler insanı alıp götürür cinstendi
hoş közlenmiş patatese yağ sürüp yediğim düşünülürse tereyağı ve şekerle glaze edilmiş patatesi beğenmemem zaten imkansızdı

bir sonraki uygulamamızda ise kalburabastı yaptık

pek hevesle yapmak istesem de elim kanadığı için hamura giremedim sadece yumurtaları yıkadım evde ise hali hazırda sütlaç ve irmik helvası olduğu için daha uygulamasını yapamadım maalesef

haftanın en lezizi ise hiç kuşkusuz sote edilmiş mor lahana turşusu idi

malum mor lahananın o sirke – limon kokulu turşusu bile happur huppur yenirken bir de tereyağında sote edilmişi kulağa tuhaf geldiği kadar çok lezzetli

o güzelim renk bir fotoğrafta bu kadar mı kötü çıkar diyerek evde kendi yaptığımı da şöyle ekleyeyim

bu güzellik ötesi kaşık ise dedemden

ve de mercimek çorbamız evde yaptığımızın aksine kırmızı değil

hayır kaşığı sol elimle kullanmıyorum sadece fotoğrafı çekerken farketmemişim ve evet patatesi yine ben soydum

bu arada işçinin ve emekçinin bayramı olan 1 mayısı da kutlayayıp gideyim

çılbır ve bal bademli dondurma

efendim bir önceki tavuklu siyaset yazımdan sonra sevgili nazgülka daha güzel bir şey yazmamı isteyince ve ve’li başlıklarımın en ilginci çıktı ortaya

zira ne yazayım o zaman diye düşünürken öncelikle aklıma elde bekleyen mersin gezimiz daha sonra da kapadokya fotoğraflarım geldi ama oy çokluğu ile -o da benim oyum- aşçılık kursum bu yazıya konu olmaya hak kazandı

hoş kursun başında olduğumuz için an itibariyle pratiğimiz sebzeleri doğramaktan, çılbır -ki ben cılbır diye biliyordum- ve domates çorbası yapmaktan ibaret ki ben de çılgın gibi hocanın başından ayrılmayan kadınlara bulaşmamak için pratiklerimi evde yapıyorum

çılbırın servisi aslında yumurta üzerine yoğurt şeklinde imiş ama ben bu sarı topların gözükmesini istediğim için yumurtaları yoğurdun üzerine aldım -babannemden gördüğümün böyle olmasının da etkisi büyük tabi-
ve yumurtanın sarısının da aslen yumuşak olması gerekiyormuş ama yoğurtla sarıların cıvık cıvık birbirlerine karışması fikri beni pek cezbetmediği için kayısı olana kadar sudan çıkarmadım -babannemden gördüğümün böyle olmasının da etkisi büyük tabi-

aşçılıkla ilgili derslerle hiç bir sorunum olmadan pür dikkat dinlerken sözü her fırsatta boşbakana getirip öven vakit doldurmalık derslerin hocalarının dersini de  kadıncıklara beni aşçılıktan alıp resim kursuna göndermeyi düşündürtecek kadar resim çizmekle geçiriyorum

vakit doldurmalık dersi de şöyle açıklayayım efendim kursumuz işkur bünyesinde açılan bir kurs, şu istihdam garantili olanlardan ve derslerimizin kimi aşçılıkla ilgiliyken kalanı da sertifika için gerekli 400 saati doldurma amacıyla konulan hükümetin lüzümsuzluklarını övelim konulu derslerin

bu arada şunu da açıklayayım ki bu “istihdam garantili” tamamıyle aldatmaca bir slogan zira aslında kurs “istihdam zorunlu” yani kursu bitirdikten sonra muhakkak bir şekilde çalışmak gerekiyor ve işkur’un bizim zaten bulamadığımız işi bulmak gibi bir taahhütü yok, kursu veren kurum ise kursiyerlerin %21’ini yerleştirmekle yükümlü
benimkisi kursu düşünenler için küçük bir hatırlatma zira ben başlamadan önce nedir ne değildir diye aradığımda pek bir şey bulamadım maalesef

yani işe girmediğimiz takdirde gelecek hacizi, partizan hocaları -isim vermiyorum ki terfi edilmesinler- ve bir ilkokul çocuğu kadar bağlıkçı kadınları saymazsak kursumuz gayet keyifli
hele de televizyonda ya bal ya kadın ya da ayakkabı satıyorlar diyen, partizan hocaların korkulu rüyası usta -sınıf arkadaşımız olur kendisi- ve hikayeleri ile günler geçiveriyor

televizyon demişken şunu not düşüp sonra da çok leziz bir konuyla devam edeyim zira “hayattan rengi alın, geri neyi kalır ki” diyerek her çıktığında benim gibi hem reklam delisi hem de türkçe delisi bir insanı deli eden reklamı yazmazsam çatlarım

hayır önce neresinden başlasam inanın karar veremedim zira birini anlatabilmek için diğerini göz  ardı etmek gerekiyor
öncelikle iyi niyetli olarak düşünüp “hayattan rengi alın, geriye ne kalır ki” demek istediklerini düşünüyorum zira devrik cümlemizi kurallı hale getirdiğimizde “neyi geri kalır ki” haline geliyor ki bu da “hayattan rengi alsanız da hiç bir şey geri kalmaz her şey hallolur bi’ şekilde” manasına geliyor (fiilimiz geri kalmamak, kullanımı hiçbir şeyden geri kalmamak, ne olumsuzluk anlamı verdiği için fiilimizi olumsuz çekimlemiyoruz “ne” geri kalır ki oluyor)
ne kelimesini tırnak içine almamın sebebi ise “hayatın neyi kalır ki” diye bir şeyin olmayıp doğrusunun “hayatın nesi kalır ki” olması çünkü amacımız ne ile hayat arasında bir sahiplenme bağı kurmak yani kullanmamız gereken ek iyelik eki ki bunu da çekimlersek “benim neyim, senin neyin, onun-hayatın nesi” oysa “neyi” bizi belirtili nesneye götürür misal “evi gördüm ya da neyi gördün”
(ne-y-i => isim  kök – kaynaştırma ünsüzü – belirtme durum eki)

oysa yaşamın tüm cevaplarını sunan yandex’in hem reklamı hem çılgın reklam müziği, ya evde yoksan diyerek yoğurt arayan sek adamı ne kadar güzel
reklamla alakasız olsa da müzik deyince hemen aklıma gelen mirkelam’ın kargo ile beraber söylediği insanda üstü açık bir arabaya atlayıp yollara düşme isteği yaratan  yollar’ın ise pek güzel, pek eğlenceli olduğunu söyleyip bahsettiğim leziz konuya geçeyim

kurs mutfağında -ki biz atölye diyoruz- yaşadığım tecrübe yukarıda anlattığım kadarken ev mutfağında koca bir paket krema ve geçen kıştan kalma dondurma hevesim birleşerek beni dondurma yapmaya sevketti ve süpersonik bir bal bademli dondurma tarifi buldum

Bal Bademli Dondurma

Vanilyalı Dondurma (Jeni’s Ice Cream Base adlı tariften uyarlanmıştır)

Malzemeler:
2 1/4 su bardağı süt
1 su bardağı krema
2/3 su bardağı şeker
4 çay kaşığı nişasta
1 çimdik tuz

Yapılışı:
1/4 sb süt ile nişastayı bir kasede karıştırıp kenara ayırın.
Bir tencerede kalan sütü, kremayı, şekeri ve tuzu karıştırarak kaynatın.
Kaynamaya başlayan karışımdan bir kaç kaşık alarak nişastalı süte ilave edin, daha sonra da tüm karışımı tencereye ekleyin.
Bir taşım kadar kaynadıktan sonra soğuması için buzdolabına kaldırın.
Yeterince soğuyan dondurma harcını dondurma makinesine alın.

Bal Badem (A Spoonful of Sugar adlı siteden uyarlanmıştır)

Mazlemeler:
1/2 su bardağı badem
1 yemek kaşığı esmer şeker
1 yemek kaşığı bal
1 yemek kaşığı tereyağı
1 çimdik tuz

Yapılışı:
Tüm malzemeleri bir tavaya alıp şekerler eriyip bademler esmerleşene kadar karıştırarak kavurun.
Hazırlanan bal bademleri yağlı kağıda yayıp soğumaya bırakın.
Soğuyan bal bademleri parçalayıp dondurmaya ekleyin. (Ben buzdolabı poşetine koyup bir tokmakla döverek parçaladım. Ne kadar küçük parça olursa yerken ağza o kadar çok geliyor bu yüzden 1/3 sb badem bile kafi, bir de dondurmanın beyazdan ziyade karamel renginde olmasını isterseniz bal bademleri harç iyice sertleşmeden, daha yumuşak kıvamdayken ekleyin.)

Afiyet olsun.

sen eşek olduktan sonra semer vuran çok olur

efendim kaç zamandır malumunuz bi yazı yazmadım hal böyle olunca daha da fazla uzamasın diye oturup başlık düşünmeye karar verdim zira çoğu zaman beni en çok oyalayan bu başlık mevzusu oluyor başlık bulamayıp el elde baş başta kalakaldığım zamanlar oluyor a dostlar

velhasıl-ı kelam bu sefer öyle çok uzaklarda aramayayım başlığımı, kendimden yola çıkayım dedim ve anında beynimde şimşekler çakıp ampüller yandı

pek sevgili arkadaşım özlem‘le konuşurken muhabbetimizin genelde geldiği son nokta bu oluyor zira bizim gibi saf temiz insanların neslinin tükendiği şu günlerde anlıyoruz ki bu devirde iyi olmak, insanlara iyi davranmak pek de akıl karı bi iş değilmiş hatta sevgili bekir abi‘mizin dediği gibi 3 kuruşluk insana 5 kuruşluk değer verince 2 kuruşa seni satarmış karşındaki kişinin sana değer vermesini istiyorsan eğer tek yapman gereken onu değersiz görmekmiş

bu arada bu kadar geç kalmamın bir diğer sebebi de bi önceki yazımda bahsettiğim meşhur dondurma makinem

alması kadar gelmesi de olay olan makineyi aldığımdan beri hazır karışım, sütlü ve kremalı olmak üzere 10’dan fazla dondurma denedim hatta bi ara hemen her gün dondurma dağıtıyordum evde de sonra kar mar yağdı da unutuldu işte

neyse konuyu iyice dağıtmadan devam edeyim dediğim gibi 10’dan fazla dondurma yaptım ve işte budur diyemedim açıkçası hiçbiri için

♠ hazır toz karışım dondurma olarak pek sevgili babacığım başak’ınkini bulabilmiş bir tek haliyle başka marka denemediğim için yapacağım şey kıyaslama değil eleştiri sorunumuz ise her şeyin hazırında olduğu gibi bunda da hazır olmaya özgü o tat idi tabi bir de hmmm dedirten lezzetin olmaması

♠ sütlü dondurmalar yani kıvamı salep ile ayarlanan dondurmalar buradaki sorun ise salebin kilosunun 200 tl gibi yüksek bir rakam olması tabi bizim burada kilosunu 15tl’ye aldığımızı dondurmayla kıyaslayınca yine düşük bir rakam ama genel olarak tariflerde gördüğüm 1 tatlı kaşığı/çorba kaşığı ölçüleri ile buzlu süt yapmaktan öteye gidemedim açıkçası hatta en sonuncuya nişasta bile kattık ama yine farklı bir sonuç olmadı maalesef e sinem o zaman az daha koy salep cimrilik yapma değil olay zira salebi dayayınca da donmuş salep olacak bu sefer

krema kullanılarak yapılan dondurmalar kıvam açısından sorunsuz da olsa tek kusuru krema ile yapılmaları biliyorum biraz saçma bi cümle oldu ama durumu şöyle açıklayayım dondurma makineleri ile ilgili bulabildiğim tek tük yorumlardan birinde şöyle bir şikayet vardı bu kadar çok krema kullanacaksam evde yapmamın ne manası kaldı? harbiden de krema ile yapılan dondurmaları yerken yediğimiz şey tek kelime ile aromalandırılmış krema idi

daha önce pek sevgili nazgülka‘nın verdiği koyulaştırılmış şekerli süt (sweetened condensed milk) ile yaptığım ama o zaman makinesizlikten helak olan 2. yaptığım ise başta amcam olmak üzere ev halkı tarafından beğenilse de benim kıvamını beğenmediğim vietnam kahveli dondurma; çılgın gibi merak ettiğim evdekiler beğense de benim tahinli kremaya benzettiğim tahinli dondurma; makineyi alır almaz denediğimiz tek kusuru biraz fazla tatlı olmak olan sütlü gelato; lezzeti manyak ötesi olsa da bana maalesef kreması fazla gelen fındıklı gelato; hazır karışımlı dondurmalar ve 1 litre süt 1 su bardağı şeker ve 1 kaşık saleple yaplan dondurmalar…

yukarda linkini verdiklerimin hiçbirinin lezzet açısından kusuru olmasa da açıkçası hiçbirinden sonra işte budur diyemedim ama tabi şöyle bi senaryo da gayet mantıklı: benim dondurma yapmayı anca öğrenmiş olmam bunların deneme haliyle yanılma dondurmaları olmaları

hoş artık bunların bi önemi kalmadı zira nihayet o çok güzel dondurmayı yapabildim: yazdan kalma karamel sevdasıyla tarifi sakladığım yapması şimdiye kısmet olan karamelli dondurma

karamelli dondurma

dediğim gibi yazdan kalma karamel sevdam ile kremayı harcayım mı ikileminde kalmışken dedim sinem sakla sakla nereye kadar allasen? hem sevgili amcamız‘ın da gitme durumu var haydi kalk sinem yap de yiyelim diyerek mutfağa geçtim ve babacığım‘la önce içindeki karamelleri(şekeri) hazırladık sonra da dondurmasının harcını

velhasıl-ı kelam hem güzel bi dondurma yedik hem de bu yazıya yetiştirmiş oldum

bu arada makine almadan önce hangi makineyi alalım diye çok düşündüm neyse ki babacığım imdadıma yetişti fiyatı aynı olanların zaten kalitesi de aynıdır ne diye bu kadar çok düşünüyorsun dedi ve ariete marka bi dondurma makinesi aldık türkiye şartları daha ötesine izin vermese de memnunuz makinemizden

resmen hayat bana güzel gibi görüdüğünün farkındayım hele de bunu söyleyince vay be kötü sinem bile… diye başlayan o cümle muhakkak kurulacak ama tutmayıp kendimi söylüyorum pek sevgili ülkeciğimize gelen nicholas cage ya da nam-ı diğer nikilis bizim dükkana da uğrayıp 3000$’lık zümrüt yüzük vs aldı tabi sonradan öğrendik ki bu nikilis (adama yanlışlıkla nikilis deyince öyle kaldı işte bi hafta nikilis aşağı nikilis yukarı muhabbeti ettik haliyle) bölgedeki butün dikkanlara gidip fiyat alıp en hesaplısını almış yani bir nikilis kolay olunmuyormuş ha koreli karısı bizden bile kısaymış orası ayrı tabi bi de ertesi gün (kış günü) kovboy şapkası ve tokyo terlik ile de bi nikilis görmek de bittabi mümkünmüş

hayalet sürücüden sonra ise bahsedeceğim konu yine bölgemizde çekilen bi şey ama bu seferki bir dizi

açıkçası ilk başta kanalını düşünerek tutmayacağını ümit etmiştim ama önce tenzoşka‘nın sonra da güllüşah‘ın izlediğini öğrenince açıkçası oldukça şaşırdım ama bana kalırsa memleketimizde ağalık düzeni sürdüren bu dizinin de dizi mezarlığına gömülmesi taraftarıyım

tıp diline leyla-necla sendromu olarak geçen türkçesi baldız baldan tatlıdır geyiği olan konusuna ise laf söylemiyorum hayır daha kaç dizi çekilecek bu muhabbet üzerine asıl orasını merak ediyorum

http://t3.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcQSrLovYSEJJco__Y5R7vIgWYvse1n-DkR2KJpIqOYJnqPQ3P5TYAbir de dizi demişken şunu da söyleyip gideyim: canan (peyami safa)‘ın da nihayet dizisinin çekileceğini öğrenmiş bulunmaktayım esas kızı ve günümüzde geçmesi gibi nedenlerden dolayı izlemeyeceğim bir diziyi nihayet gibi zarfla tanımlamamın sebebi ise aşk-ı memnu ve getirdiği çapkın kadın + kitap  uyarlaması = iş yapar zihniyetinin aklıma canan’ı ta o zaman getirmiş olması yapımcıların ise bunu anca düşünmüş olmaları

sevgili esra‘nın verdiği ve lisede okuduğum bu kitapta ise benim aklımı alan çılgın sigara içen (aslında sigara içmesi değil de entel biri olmasıydı tabi ki olay hatta bi yerde yatarak sigara içiyordu oda dumandan göz gözü görmez haldeydi işte orası benim vurulduğum andı) selim idi

sevgili esranın verdiği ve lisede okuduğum bu kitapta ise benim aklımı alan çılgın sigara içen (aslında sigara içmesi değil de entel biri olmasıydı tabi ki olay hatta bi yerde yatarak sigara içiyordu oda dumandan göz gözü görmez haldeydi işte orası benim vurulduğum andı) selim idi

yazıyı yazdım başlığı bulamadım isimsiz olsun bu da ressam gibi hissederim belki

mide ağrısı, bulantı, uyku hali ve hatta yüksek tansiyon

asıl amacı açların düşkünlerin halini anlamak olan ama bizim çok yiyip tokların halini anladığımız ramazan ayının son günlerindeyiz, yiyemeyenler için kesilmesi gerekirken kesenin elinde kalan kurbanlar’ın ve müslüman görünme derdiyle hacca gidenlerin zamanı olan kurban‘na ise şimdi hiç girmiyorum çünkü yaklaşık 1 aylık yokluğumdan mütevellit hemmen bi potpuri (evet kelimenin doğrusu bu imiş ben de yeni öğrendim) yapma arzusu içindeyim

 

efendim bu uzuuun yokluğumun sebebi bilgisayar denen mekanizmanın çökmesi idi hayır kendi kendine çökse gene iyi ama yanında götürdüğü çektiğim onca fotoğraf, ordan buradan topladığım onca resim e-kitap pdf, kurduğum onca program, güç bela indirdiğim onca anime

ah ah içim acıyo dostlar

yani neymiş efendim elektronik alete güven olmaz imiş

artık tek dostumsun “D”

“C” sana güle güle

 

tabi onca fotoğraf gidince buraya ekleyecek bi şey kalmadı derken pek sevgili başakka’ya daha önce yolladığım hacıbektaş fotoğraflarından 3-5ini kurtarabildim ama gitti mezuniyet fotoları en çok ona yanarım(bunu okuyan lütfen yalvarırım elindeki 2 fotoyu bile gönderirse çok ikrama geçer)

 

hacıbektaş 1hacıbektaş 2hacıbektaş demişken hemen ona bi değineyim

bu sene okul sınav mezuniyet derdi 2 çocukta da olunca annecağızımın pek istediği kıbrıs gezisi suya düştü biz de illa bi yere gidicez ya hadi hacıbektaş’a şenliklere gidelim dedik (ki diyen de gene annemdi)

aslen selda bağcan dinlemeye gitsek de vakit de erken olunca annemle delikli taş’tan geçip hacı olduk her ne kadar benim bildiğim rivayet o taştan anca günahsızların geçebildiği şeklinde ise de hala kıçımı kaldırıp dorusunu öğrenmedim çünkü her iki hali de hoştu bana göre

peki sinem neymiş bu delikli taş diyenlere kısaca anlatayım

efendim şimdi rivayete göre (babaannem’den duyduğum) pir sultan çilehanede ibadetini tamamladıktan sonra bu delikten geçer ve günahları affolur

delik hakikaten ufak, çadır büyüklüğünde bi kayanın içinden geçip delikten çıkılıyor ama tavanı oldukça alçak olduğundan o kayaya girmek bile ayrı bi cesaret istiyor kanımca

dediğim gibi delik ufak ama hemen ardımızdan gelen belki babamdan daha şişman olan bey bile geçti

ayrıca şunu da belirteyim delikten o kadar çok geçen olduğu için taş artık parıl parıl parlıyor idi

 

efendim bu da böyle bir maceraydı diyorum ve gündelik işlere geçiyorum

 

turtatamam belki ramazandayız ama durmak yok mutfağa devam diyoruz bu ayki yeni denediğim tarifler la cucina italiana’dan turtave arnavut böreği oldu

pushing daisies’i artık ned’e imrenmeden izleyebileceğim çünkü kalan hamurundan yaptığım kurabiye bile süper ötesi olmuştu hele ki ayva marmeladı ile hepten süpersonik oldu ama çilek reçellisi o kadar güzel olmadı ki onu da yanlış sırayla yoğurmama buluyorum

böğrekimiz ise kanımca gene süpersonik olmasına rağmen evimizin şefi babam tarafından biraz kalın bulundu ama pek sevgili ayla’dan aldık yeni bi tarif bayramdan sonra bi de onu deneriz bakalım

bir de selanik gevreği var ki o da artık evimizin demirbaş tariflerinden oldu

 

dumanbunca yazdığım şey arasından nedense sona kalan (bi önceki yazımda ne kadar içten bahsettimse) nihayet yenisine kavuştuğumuz kedimiz duman ve artık vataşi va candy’i anlamamı sağlayan japonca kursumu da yazıp noktalıyım

herkese iyi bayramlar efendim

yoruldum lan trt spikeri gibi her dediğinize gülüp botokslu gibi her haltınıza şaşırmış numarası yapmaktan

life would be easier if you could mark people as SPAM

kaç zamandır bi’ yazı yazayım diyorum ama iki kelimeyi birleştirip bi şey yazamıyorum hal böyle olunca günlerdir başlıkcağızımla (ki lütfen sinem kimmiş bunlar demeyelim çünkü pek iyi bildiğimiz gibi cevabım trt spikeri suratımı takınıp vereceğim yok canım sen değilsin tarzı bi şey olacak canım dediysem lafın gelişi canım) bakışmaktan başka bi şey yapmıyor idim

neyseki pek sevgili süpersonik dincilerimiz var da şuraya oturup iki satır laf edebileceğim

sbsefendim pek sevgili kardeşcağızım için sbs kılavuzunu incelerken sbs takviminde “ramazan bayramı” ibaresini görünce (biliyorum burdan görünmüyor çünkü resmi özellikle kesmek istemedim bu yüzden biz de görelim diyen yandaki resme tıklayabilir orjinal metne ise buradan gidebilir 4.sayfa) lan ne alaka desem de –“imam osurursa cemaaat sıçarmış diyen atalarımızı burda sevgiyle yad ediyoruz- “makarna günü” ve “kaynanalar günü” gibi belirli gün ve hafta anlayışı olan bi akapeyi düşününce pek de şaşılmaması gereken bi durum aslında naapalım kanıksadık sonuçta herşeylerini

bu arada akapenin diğer önemli gün ve haftaları gülmekten koltuktan düşürür cinsten:

15 Haziran Kaynanalar Günü,
26 Ekim Nineler Günü,
17 Kasım Komşular Günü,
1-7 Temmuz İshalde Ağızdan Sıvı Tedavisi Haftası,
25 Ekim Makarna Günü,
22-28 Nisan Televizyon İzlememe Haftası,
21 Kasım Televizyon Günü,
15 Nisan Büyümenin İzlenmesi Günü,
15 Mayıs Aile Günü Haftası,
5 Mayıs Avrupa Günü,
10 Nisan Laiklik Günü,
16 Mayıs Sakatların Genel Sorunları Günü,
29 Nisan Dans (Bale) Günü,
1-7 Ağustos Emzirme Günü ve Anne Sütü Haftası,
21 Mayıs Süt Günü,
16 Eylül Ozon Tabakasını Koruma Günü,
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddeti Kınama Günü,
29 Ocak Ezanın Türkçe okutturulması,
1 Nisan Mizah (Şaka) Günü,
4 Nisan NATO Günü,
31 Mayıs Sigara İçmeme Günü,
31 Mayıs Hostesler Günü,
31 Mayıs Ruh Sağlığı Günü,
1 Haziran Ayasofya’da ilk cuma namazının kılınması.

alıntı

buzdolabımız

başğımla bakışmaktan başka yaptığım bi kaç başka şeyse:

mutfak> nihayet kabaklı muffinlerimi yapabildim her ne kadar kabak ve peynir olunca daha tuzlu bi şey beklesem de reçel tek başına yetti tatlı bi şeye çevirmeye belki bi dahakine tarifi katledip reçel kabaklı peynirli ve reçelli muffinkatmam çünkü kabak yediğimi bilip de şekerli bi tat almakbiraz tuhaf oluyor

bu arada az evvel de krem karamel yaptım ama gece gece karamelini iyi yakamamışım o yüzden üstü pek güzel olmadı

film/dizi izlemek> en son herkese övüp durduğumnip/tuck uzak doğu filmlerinden 2 tane izledim,o kadar övdüğüm için utandım, nip/tuck‘ın da ilk 2 bölümünü(evet sezon diil bölüm) izledim (ki aslında carnivale‘i izleyecektim hatta hazırlamıştım herşeyi ama 2 sezon olduğunuşünüp izlemeye kıyamadım) her seferinde de ilk yarım saat mide bulantısından bi şey yiyemedim (allahım o liposakşın neydi öyle öğğ burun kırma falan hafif kaldı yanında) bu arada dizi demişken “it’s always sunny in philadelphia”yı da pas geçmeyeyim

neyse ya saat 3 oldu sonra bi ara devam ederim inş