Madrid

Kayseri’de uçağa binerken aprondaki sararmış çimenlere bakıp Allahım Avrupa’da apron böyle midir hiç diyerek anında memleketimi satmamdan çok değil bir kaç saat sonra Madrid’e indiğimde gördüğüm manzara aynısının ispanyolcası idi. Haliyle buraya  ilk geldiğimde bir Akdeniz ülkesine gelmiş gibi hissedemeyince yaşadığım hayal kırıklığı, bizimkiler aralıkta beni ziyarete gelip de nasıl yeşil değil her yer yeşermiş dediklerinde etrafa alıcı gözle bakmamla anca geçti. Daha sonra şubatta eve gidip geri dönünce yeşil bir Akdeniz ülkesi olduğuna harbi harbi kanaat getirmiş oldum.

Evet geldim, dönecek oldum hala ikinci bir yazı yazamamamın nedeni tembellik olduğu kadar vakitsizlik de. Öyle ki ödevlerin birinin bitip birinin başladığı her girdiğim derste bir ödevin ya da sınavın çıktığı o da yetmedi hocaların maille ödev gönderdiği zamanlarda tek düşündüğüm bu kadar çalışacak olduktan sonra kendi ülkemde oturup KPSS çalışırdım idi. Sonra kendi ülkemde çalışarak bir yere varılmadığını hatırlayınca vazgeçtim bu düşüncemden tabi. Gerçi işin komiği 19 Mayıs için gittiğim elçilikte daha önce Uluslararası İlişkiler okuduğumu ama bakanlığın sınavına hiç de güvenimin olmadığımı söylediğimde müsteşarlardan biri bana o zamanın karanlık olduğunu oysa şimdi durumun iyi olduğunu söyledi, atma Recep, din kardeşiyiz; kaç yıllık ülkemi bana mı anlatacaksın? diyemedim tabi. Haliyle CB’nin hastalığından ötürü zaten her dediğine gerçekten inandığı, kalanların da işte böyle aa vallahi bizim hiç haberimiz yok hep bunlar diyerek işin içinden sıyrıldığı 1984 kafası yaşadığımız bir ülkenin vatandaşı olarak ülkeniz çok güzel diye başlayan cümlenin devamından ama gelmemesini ummak abesle iştigal olurdu. Daha kötüsü ise elbetteki ne olacak bu erdogan? sorusununa ya da erdogan’ı seviyor musun? sorusuna muhattap olmak.

Gittiğim ülke 2. DS sonrasında faşist bir diktatörlük geçmişi olup halen de monarşi ile yönetilen bir ülke olmasına ve kendi vatandaşlarının da şikayet edecek sorunları olmasına karşın ne acı ki kendi ülkemle kıyaslayınca siz antidemokratiklik/faşizm görmemişsiniz dedirtiyor.Gerçi önceleri eksiğimizin demokrasi olduğunu düşünürken dönmeye yakın farkettim ki asıl eksikliğimiz hoşgörü imiş, övüne övüne kinimizin davacısı olacağız diyen zihniyetin yönettiği oy için insanların kutuplaştırıldığı kendinden olmayana saygı duymayan tahammül dahi edemeyen militanlar yetiştirilip insanın insana kırdırıldığı bir ülkeden bahsediyorum sonuçta.

IMG_20160919_153451

IMG_20161013_165837

IMG_20161013_173915.jpg

IMG_20161015_120402.jpg

IMG_20161015_173943.jpgIMG_20161119_160259

Reklamlar

Valencia

Bayram günü sayısında İspanyolların da Türklerden eksik kalır yanı yok açıkçası ama en ilginç olanı sanırım Las Fallas ya da Valencia’nın kendi dilinde söylenen şekliyle Falles. Marangozların kışı uğuralayıp bahara hoşgeldin demek için eski eşyaları yakmalarından çıkan bir şenlik Fallas. Şehrin meydanında gündüz vakti havai fişeklerin patlatılmasıyla başlayan bu şenlikte her köşe başı ahşap, karton ve plastikten yapılan heykellerle süslü. Üzücü olan ise günün ilerleyen saatlerinde hepsinin yakılacak olması.

2017-03-19 14.11.58

Her mahalle kendi heykelinden sorumlu, ayrıca mahalle aralarında paella veren kermes tarzı çadırlar da var. Neden fotoğrafını çekmedim bilmiyorum ama rastladığımız birinde biz de karnımızı doyurduk bir güzel. Hazırlayan kadınlardan öğrendiğime göre paella’nın bizim pilavdan farkı pirincin kavrulmayıp suyun üzerine bırakılması.

2017-03-19 18.14.22

İspanya, Akdeniz ülkesi olsa da denizi görmek Valencia’da kısmet oldu. Tam da havaların ısınmasına denk geldiğimiz bir dönemde gidince günümüzün büyük kısmı Akdeniz’in diğer yakasından bunun diğer ucunda (İtalya ve Yunanistan’dan sonra) bizim ülkemiz mi var? diyerek denizi seyretmekle geçti. Gerçi şimdi düşününce Valencia güneydoğuda yer aldığı için o sırada konum gereği tam karşımda olanın Cezayir olma ihtimali daha yüksek.

2017-03-19 15.43.40

Valencia’nın sanat ve bilim merkezlerinin olduğu bölgeden Pont de l’Assut de l’Or ve L’Àgora,

DSCF0868

ve hemen yanındaki göz şeklinde müze: L’Hemisferic,

DSCF0892

Yakılmayı bekleyen heykel,

2017-03-19 20.36.52

Yanmış bir heykelden geriye kalanlar,

2017-03-19 22.33.09

Uluslararası yiyecek: Sucuk,

2017-03-19 22.36.12

Işıltılı sokaklar,

2017-03-19 22.38.51

Kızarmış hamur topları buñuelos satan bir stand,

2017-03-19 22.43.22

Kuzey İstasyonu,

2017-03-19 22.48.09

Şenlik dolayısıyla gündüz boğa güreşi de düzenleniyor, sağ tarafta da şehri gezen dinozorlar,

2017-03-19 21.57.33

Şehrin ana meydanındaki heykel ise en son yakılıyor, bir tehlikeye yer vermemek için de itfaiye hemen müdahale ediyor.

2017-03-19 23.55.39

Büyük küçük herkesin sokakta kutladığı Fallas’ın tek şikayet edilir yanı kulak düşmanı olması. Gün boyu patlayan çatpatlardan dolayı şenlikten çok iç savaşa benziyor diyebilirim gerçi saatler ilerledikçe de insanın kulaklarında gürültüyü ayırt edecek hal kalmıyor orası da ayrı.

Zaragoza

Aragorn özerk bölgesinin başkenti olan Zaragoza önce Roma ardından da Müslüman kontrolüne geçmiş bir şehir. Hristiyanlar şehri geri aldıktan sonra Müslüman mimarisinde değişiklikler yaparak şehrin kendine has mimari tarzını oluşturmuşlar.

Zaragoza, Pilar festivali döneminde gittiğimiz için haliyle oldukça canlı idi. Biz oradan oraya şehir turu yaparken tüm şehir de rengarenk kostümleriyle içki kamyonlarının ardından turluyordu. Öyle ki akşama doğru herkes üstü başında alkol içinde gezer olmuştu. Paylaşımcı Erasmusların akşam verdikleri kolalı şarap ise sanırım gezinin en acayip şeyi idi.

Ebro Nehri kıyısındaki Pilar Bazilikası,

IMG_20161008_135726

Barlarla dolu ara sokaklar,

IMG_20161008_174129

Amaçsız Fransız balkonu ve grafitileri ile çılgın bina,

IMG_20161008_174420

Saat Kulesi,

IMG_20161008_175758

Belediye binası,

IMG_20161008_180513

Pilar Bazilikası,

IMG_20161008_180631

Bazilikanın içi,

IMG_20161008_184013

Gözetleme Kulesinden bazilika ve meydan,

IMG_20161008_193831.jpg

Santiago Köprüsü,

IMG_20161009_002052

Festivalde dolup taşan sokaklar,

IMG_20161009_003043

Se me hace la boca agua

Efendim, geçen sene beni Türkiye’nin bir ucuna attılar diye dert yanarken bu sene Avrupa’nın bir ucuna gelmiş bulunmaktayım. Açıkçası ikinci üniversitesini okuyup Erasmus yapan sevgili Müjde’ye özenip başladığım bu yolda söylediğim tek şey Madrid’e inene kadar olacağına inanmıyorum idi. Sezim’in internette bulduğu testlerden birinden annen baban olmazsa ölürsün sen gibi bir sonuç almama sebep olan yurt dışında başımın çaresine bakarım’a ve benzeri seçeneklere büyük konuşarak hayır dediğim için olsa gerek felek al o zaman bu da sana kapak olsun dedi herhalde ki buraya gelmiş oldum. Buradan sesleniyorum sevgili felek bu zamana kadar 7 milyar maaşlı bir iş isteyip durdum, bu saatten sonra 7 değil 10 olsa yine istemem.
Bir şeyin en kötü kısmı malum ilk kısmı, haliyle buraya geldiğimde afallamadım desem yalan olur. Öyle ki, sonbaharın yazdan kalma günlerinde geldiğim Madrid’de ilk bir hafta Allahım suyu su değil havası hava değil deyip durdum. Ev aramak için günlerimi geçirdiğim lobi sadece internetin çektiği tek yer değil aynı zamanda sürekli kızartma yaptığını düşündüğüm bir restoranın hemen üstü idi. İçtiğim suyun ise tek özelliği ise elbette en ucuz olması idi.

TL’nin güvenilirliği simgeleyen çapamsı bir sembolü ve sürekli yükselteceğini gösteren dolar/euro’dan arak üst çizgileri olsa da kazın ayağı hiç de öyle değil tabi ki. Paramızın euro karşısında esamesinin okunmuyor oluşu yeni öğrendiğim bir şey değil kuşkusuz, asıl öğrendiğim başka bir şey oldu: Almancıların neden sürekli para muhabbeti yaptığı. Aldığımız her şeyin fiyatını 3,5 la çarptığımız günlerde, ki artık 4 oldu lütfen birileri de euro bozdursun, evle konuşurken sürekli şu bu karar euro; bu şu kadar euro deyip duruyordum. Merak edenler için söyleyeyim Avrupa çok ucuz ama kazancınız euro ise haliyle benim için de ucuz diyemeyeceğim. Belki gelirimiz yok ama neyse ki biz eksik kalmayalım diye hesaplama yöntemini değiştirip kişi başına düşen milli geliri 2000$ daha artırmış bir TUİK var.

Hayır biliyorum kendime teşhisi koymuştum zaten bendeki meslek hastalığı söz bir şekilde siyasete geliyor. Ama burada Türk’üm deyince söz ister istemez oraya geliyor. Benim çocukluğumda bizi fes takıp deveye biniyoruz zannediyorlar diye dert yanılırdı, sağolsun akape hükümeti bu imajı değiştirdi artık herkes bizi her gün birilerin öldüğü bir yer olarak biliyor. Türkiye’deyken sadece kızıyordum şimdi bir de utanır oldum üstüne. Asıl acı durumsa bunu bizim memleketimizde kimsenin görmemesi, bilmemesi, umursamaması. Ta Çin’den mektup arkadaşım geldi onun da dediği aynı laftı. Bir Türk’ün de aynı lafı dediğini duyacak mı bu kulaklar şüpheliyim. Bu arada burada bu gözler de maaşlarını protesto için ana caddeyi evet ana caddeyi kapatan bir grup emekliyi gördü ki bizim ülkede bir protestoda sadece dayak yemek en iyi ihtimal.

Benim için demokrasisi kadar yabancılığın bir diğer göstergesi olan yabanmersininin reçelini almak bir ev bulur bulmaz yaptığım ilk iş oldu. Allahım marmelatın ne olduğunu bilmesem belki demek böyle imiş derdim ama bildiğiniz jöle idi, kavanozu ters çevirdiğimde dökülmüyordu, o decrece.Tamam kahvaltıda reçel olmazsa doyduğumu anlamam diyecek kadar reçel düşkünü değilim ama tam da bıçakla reçel sürmek yerine ekmek banarak reçel yiyen biri için büyük hayal kırıklığı oldu derken benim için Türklüğün göstergelerinden biri olan bol salçalı yemek yapmak için aldığım salçanın ketçaptan daha sıvı çıkması asıl darbe oldu.
Elbette kimsenin kültürüne laf söyleyecek değilim benimkisi daha ziyade anne yemeği özlemi. Biraz da mutfağımızdan başka öveceğim bir şeyimizin kalmayışından. Geleli dört ayı geçmesine rağmen hala jamon’un kokusuna alışamadım mesela, kaldı ki hemen hemen bütün sakatatları yiyen biri olarak bana oldukça ağır geliyor. Jamon’un hemen her şeye girmesi de haliyle yiyecek seçimini daraltan bir etmen oluyor gerçi zaten de paella ve tortilla’dan başka bir yemekleri de yok gibi. Deniz ürünleri yemeyi seviyorlar, karidesli kuru fasulye gördüm bir dergide mesela, kalamarı her yerde bulmak mümkün bir de göze hitap etmese de oldukça lezzetli bir balıkları var merluza diye. Genel olarak tercihleri bira olsa da bir de Sangría’ları var.

Laf ettiğime bakmayın, klasik bir Türk olarak için bizim pilavla kıyasladığım paella da, aman patatesli omlet işte dediğim tortilla da güzel gerçekten, Sezim babamın yaptığının daha güzel olduğunu söyledi orası ayrı.

img_20161029_150945

Üstteki mantıkla bizim tulumbanın çikolatalısı olan churro ise görünüş olarak benzese de, ki Valor’unkinin görüntüsü bile benzemiyor, yiyiş şekli itibariyle biraz farklı.

img_20161210_154337

Gerçi bizde çikolatalı lokmanın hem şerbeti hem çikolatası olsa da şu da biraz bizim Adana Burmanın çikolatalısı diyebileceğim bir şey, ilk aldığıma ezdim herhalde demiştim ama aslı böyle önce uzun.

Bunlar haricinde Madrid’in simgesi olan, fotoğraftaki ayının yediği, bizim dağ çileği ya da ağaç çileği dediğimiz madroño,  bir de buraya özgü çerimoya var, Mark Twain dünyanın en leziz meyverinden biri demiş kendileri için.

2016-11-07-22.23.38.jpg.jpg

Tek şikayetim ise hamur işlerinin tatlı, abur cuburlarının da çeşidinin az olması.

Ya da yanlış olmasın şöyle diyeyim balıklı ya da jamonlu empanada’ları, Meksika’dan ithal nacho ve taco’ları, tereyağlı kruvasanları var ama simit, poğaça, kete görmüş insanı kesmiyor tabi, çeşit çeşit çikolata var ama şölen luppo, eti tutku, ülker probis, torku turtacık gibi bir şeyleri yok, hayır burada geçinmek zor dediysem de reklam yapmak için bir şey almadım.

Sevgili Müjü’nün aldığım her yoğurdun tatlı çıkmasından bıktım dediği gibi, yoğurt demişken ayran ya da mantı yok belki ama dondurması var gayet güzel, ben de tatlı düşkünü biri olarak bıktım yeminle. Bunu yazarken bir yandan da çikolata ve bizimkilerin getirdiği kayısı pestilini yiyor aburuk cuburukları açsam mı diye düşünüyor masanın üzerinde duran iğde ile keşişiyorum ama bıkmamın sebebi de bu zaten şekerin yedikçe vücudun bunu yakmak için uğraşması akabinde de daha çok şeker yeme isteği olarak dönmesi kısır döngüsüne sıkışmış durumdayım.

ımg_20161020_154027.jpg.jpg

Hele de önce cadılar bayramı ardından noel üstüne de yılbaşı olunca çikolata ve şekerlemeden yana oldukça zengin bir kış geçirdim. Bizim bayramların şeker çikolata lokum üçgeni gibi burada da bademden yapılan mazapán, bademle yapılan polvorón ve içinde badem olan turrón üçgeni var mesela.

Sinem içim kıyıldı yeminle, yediğin içtiğin senin olsun gezdiğini gördüğünü anlat dedirttiğimin farkındayım. Asıl niyetim her şeyden bahsettiğim bir yazı yazmaktı ama nasıl böyle oldu ben de anlamadım.

Nerede kalmıştık?

Efendim hiç hesapta yokken geldiğim Edirne’den nihayet merhaba diyebiliyorum. Bu kadar geç kalmamın bir nedeni evet tembellik ama bir nedeni de yazının yanında servis edebileceğim, Selimiye Cami dahil, hiç bir fotoğrafın olmamasıydı, asıl aklımdaki “Acar Muhabir Sinem” serisine yeni bir yazı eklemekti çünkü. Kaç kere niyetlenmiş olsam da hadi bari yılın son yazısı olsun bu gazıyla başlıyorum bir kez daha.

Ufka bakınca belli bir mesafeden sonra bir şey görememenizin dağlardan değil de dünyanın yuvarlak olmasından kaynaklandığı bir yer Edirne. Yazın ayçiçekleri ile dolu olan bu ovalar kışın da rüzgarın her yerden rahatça esmesine olanak sağlıyor. Meriç ve Tunca Nehirleri de sağolsunlar nemleriyle sıcağın sıcak, soğuğun soğuk olmasına oldukça katkı sağlıyorlar.

Kent merkezine geldiğimde ilk dikkatimi çeken sokakların temiz ama evlerin kirli olduğu idi, daha sonra da Sezim’in yirmilik dişi için hastane ararken ve bana kalacak yer aramak için dolaşırken de bu tespitimi onaylama imkanı buldum. Edirne’de çok fazla ve çok güzel tarihi bina bulunmasına rağmen sizin de tahmin edeceğiniz üzere kirli görünenler onlar değil “modern” binalardı. Belki alıştığımdan, belki semtinde göre daha temiz binalar olma ihtimalini düşündüğümden artık o kadar da kirli görünmüyorlar sanki.

Edirne’ye gelirken badem ezmesi yer kavalaları götürür ciğere de gömülürüm diye hayaller kursam de taş yerinde ağır lafı boşuna söylenmemiş. 2015 itibariyle badem ezmesinin kilosu 48 lira, ciğerin porsiyonu 16 lira.

Yaprak Ciğer - Aydın Tava Ciğer [Edirne]
Kendi tabağını bitirip annesininkini de yiyen SinemYanında verilen ciğer biberi ve biber sosu ile servis edilen Edirne ciğeri Arnavut ciğerinden biraz daha farklı, yaprak şeklinde haliyle daha ince ve daha çıtır, çarşıda, ki Saraçlar oluyor muhitin adı, ciğer satmayan lokanta hemen hemen yok gibi öyle ki parfümeri dükkanı dahi ciğer kokabiliyor.
Yine ciğerden mi bilmem ama buranın kedileri de küçük bir köpek boyutuna ulaşmış, mafya gibi dolaşıyorlar ortada. Burada gördüğüm tek küçük kediler yavru olanlar, yurdun bahçesindekilerden tutun sokaktakilere kadar hepsi şişman.

Şişman kedilerden sonra ise buranın da kuşu bunlarmış dedirtecek kadar çok karga var. Selimiye’de, gagasıyla kıramadığı cevizi kırılsın diye yere atan bu sırada da cevizi gözetleyen diğer kargalardan da kaçırmaya çalışan karga belgeseline denk geldim mesela. Oda arkadaşım Seda, pencerenin pervazına kalan ekmekleri ufalamasaydı güvercinin de olduğunu öğrenemeyecektim. Çarşıda ise martı bile görmek mümkün -bu kadar çok çarşı vurgusu yapmamdan anlaşılıyor olsa gerek şehrin ne kadar dışında kaldığımız-.

Kaldığımız demişken onu da söyleyeyim KYK’nın yurdu kampüsün hemen yanında, odaların 8 kişilik olmasının haricinde Ankara’da kaldığım zamana göre koşullar biraz daha iyi olmuş. Örneğin internet satılırken bedava ve sınırsız olmuş, yemek yardımı hem hafta sonu da olmuş hem de artmış ki kahvaltıda sadece poğaça alınabiliyordu vaktiyle ve de odalara buzdolabı konmuş ki yine vaktiyle soğuk suyu ancak kışın ve poşete koyduğumuz şişeyi pencereden sarkıtıp soğumasını bekledikten sonra içerebiliyorduk. Ne çekmişiz yalnız.

Akademik Yıl Açılış Töreni - Rektör ve Fakülte Birincileri.jpg

Okula geçecek olursak, fakülteye birinci olarak giriş yapıp akademik yılın açılış töreninde sahneye çıkmak gurur verici, eh yeni şeyler öğrenmek de kuşkusuz heyecan verici, özellikle de h’yi n, n’yi p, p’yi r, r’yi g, g’yi d okuduğumuz dil olan Rusça ile ilişkimiz, ama evden uzak olmasak da iyi idi!

Acar muhabirimiz Sinem, sıfır noktasından bildiriyor

Efendim Temmuz sonu – Ağustos başı gibi iki hafta içinde 3500 km yol yapıp önce Urfa’ya ardından da Edirne’ye gidince kendime gelebilmem anca oldu.

Peki, tam Suruç’ta bombaların patlayıp ortalığın kan gölüne döndüğü zamanda hiç akıl işi değil gitmesek mi acaba? diye diye gittiğimiz Urfa’da ne işimiz vardı?
Peki ya Urfa’dan 1500 km, memleketten 950 km ötede, ülkemizin Batı’ya açılan kapısı Edirne’de başka hangi işimiz vardı?
Ve en önemlisi ülke hükümetsiz kalmış ölenin kalanın hesabı yapılamaz hale gelmişken CB’nin Çin’de ne işi vardı?

Son soru için isterseniz komplo teorisi deyin ama CB’nin ta oralara alternatif tıptan faydalanmak için gitmiş olması benim de aklıma yatan bir ihtimal.

Gelelim kendimle alakalı sorulara. Efendim babamın ahbaplarının düğünü sebebiyle Urfa’ya, üniversite kayıtları dolayısıyla da Edirne’ye gittik.

Gereksiz yere siyasete girmek istemediğim için insanın kendi memleketinde gezinmekten sakınır hale gelmesinin nasıl büyük bir başarı (!) olduğundan bahsetmeyeceğim şimdi.

Urfa hakkında tüm bildiklerim başta Balıklı Göl olmak üzere turistik / tarihi mekanları, bittabi yemekleri ve de sıcağı idi. Zaten düğünün yazın olacağını öğrendiğimizden beri de tek düşündüğümüz o sıcaklarda ne yapacağımız idi. Hele de Anadolu’nun bağrında yaşayıp da termometreler 28’i gösterdiğinde aman çok sıcak diyen insanlar olarak 38 derecenin serin olduğu memleketlerde ne kadar zorlandığımızı tahmin etmek güç olmaz.

Aslında daha az engebesi ve daha fazla sıcağı haricinde Urfa bozkır iklimiyle hemen hemen bizim meleketin aynısı gibi. Bu yüzden GAP’ın bölge için nasıl bir fark yarattığını görmek hiç de zor değil.

Havasından suyundan yeterince bahsettiğimize göre ilk durağımız olan meşhur Harran Evleri’ne geçiyorum. Hoş evleri demek ne derece doğru bilemem çünkü kala kala 1 (bir) ev kalmış gezip görülecek. O da 7 hanımlı 43 çocuklu bir ağanın eviymiş.

Harran EvleriHarran Evleri - İçeriKubbe Çatı - HarranMezopotamya konumu gereği pek çok medeniyete ev sahipliği yapsa da her gelen bir öncekini silmeyi asli görev bilip ne yazık ki bunu da pek ala başarmış. Kalanlar için de IŞİD ve AKP belediyeleri uğraşıyorlar kendilerince.

Bugüne kadar gördüğüm Ege’deki ya da kendi memleketimdeki kalıntılarla kıyaslayınca burada bir şey kalmamış demek pek de yanlış sayılmaz. Örneğin bu, dünyanın ilk üniversitesi ve rasathanesinden arta kalan:

Harran Üniversitesi ve RasathanesiEvet yukarıda gereksiz yere siyasete gitmek istemiyorum dedim ama bendeki de meslek hastalığı mıdır nedir söz dönüp dolaşıp oraya geliyor bir şekilde. İşte hazır yakındayken gidelim dediğimiz Akçakale’de gördüklerimiz: Kamplarda yaşayan ya da orta refüjde sersefil oturan Suriyeliler ve sınır kapımızın karşısına çekilmiş ÖSO bayrağı.

Akçakale Sınır - Urfa
Sağda Türk Bayrağı, solda ise yeşil – beyaz – siyahlı ÖSO bayrağı

Neyse biz yine devam edelim. Bir sonraki durağımız MÖ 10.000 yılına kadar giden geçmişi ile dünyanın en eski ibadethanesi olan Göbeklitepe.

GöbeklitepeGöbeklitepe - UrfaGöbeklitepe’yi güneşin altında gezerken yandığımdan daha çok yandım açıkçası akşam sıcağında gezdiğimiz Balıkl Göl’de. Gezerken de sürekli dayanabileceğiniz ateş kadar günah işleyin deyip durdum zaten.

Balıklıgöl - UrfaBalıklıgölHz İbrahim’in Nemrut’la olan hikayesini tekrarlayacak değilim onun yerine başka ilginç bir bilgi vereyim: Bu balıkların yaşam alanı sadece bu havuzla sınırlı değilmiş, kanallar aracılığıyla şehrin altında gezebiliyorlarmış.

Bu arada Urfa malum Peygamberler Şehri. Bunun bir sebebi İbrahim Peygamber ise bir diğeri de burada çile dolduran Eyyüp Peygamber.

EyyübiyeEyyübiye - UrfaBu kadar tarihi mekan gezsek de çok istememize rağmen tamiratta olduğu için müzeyi göremedik. Onun yerine dönüş yolunda Antep’te Zeugma’yı uğrayalım dedik onun da saati uymadı, biz de o vaktimizi Halfeti’de geçirelim dedik.

Halfeti - UrfaMinareHayır hayır dönüş yoluna geçip yemekleri unutmadım. Böyle yemek olsun ben hep düğünlere giderim dedirten Antep fıstıklı, kuşüzümlü, safranlı pilav,

Safranlı Pilav - Zerde - İsotSıra gecesinde yediğimiz, bostana, lebeniye, bir daha bulamam deyip kendimi zorlayarak bitirdiğim kabap, lahmacun ve içli köfte tabağı -ki bir de ardından çiğ köfte, şıllık tatlısı ve herkesin aynı bardaktan içtiği mırra geldi.

Kebap Tabağı Bostana LebeniyeŞıllık TatlısıMırra - Urfa Büyük MağaraDönüş yolunda Antep’te yediğimiz yine Antep fıstıklı simit kebabı, yok ben ezme sevmiyorum deyip hiç yemediğim ama bunca zaman aslında ketçaplı maydonoz sapını dayatıyorlarmış dediğim ezme ve en güzeli Ali Nazik,

Ali Nazik - Antep İmam ÇağdaşVe de Maraş Dondurması

Maraş Dondurması -

Çorapta Yumurta ya da namıdiğer Altın Yumurta

sezim ve altın yumurtaAçıkçası elime her yumurta alışımda aklıma gelmiyor değildi çok sallarsam sarısıyla beyazı karışır mı diye ama geçenlerde altın yumurtayı görüp de böyle bir şeyin mümkün olduğunu öğrenince merakım hepten tavan yaptı. Önce bir hayal kırıklığı yaşasam da yapmak için alet gerektiğinden dolayı neyse ki sorunca google buldu bana bir çare

Aslında altın yumurta’nın olayı basit: bir adet yumurtayı bir adet naylon çorabın ortasına yerleştirip gerisini fizik kurallarına bırakmak, sonrasında kas kuvveti merkezkaç kuvveti ile birleşip sıradan bir yumurtayı altın yumurtaya çeviriyor.

Anneme göre yumurtadan başka bir şeye benzeyen, kardeşime göre hiçbir şeye benzemeyen altın yumurta bana kalırsa yumurtanın beyazını yerken sarısının tadını almak gibi.

Çorabın içinde patlayıp beni baştan aşağı yumurta yapan 2 yumurta, olmuş mu diye kontrol ederken Sezim’in elinden kayıp giden 1 yumurta ve kalvaltıda pişen 4 yumurta ile toplam 7 yumurtaya mal olan altın yumurta maceramdan hareketle altın yumurta nasıl yapılır anlatayım:

• Öncelikle altın yumurtanın olup olmadığını anlamanın en iyi yolu karanlıkta bir fener ile yumurtanın içine bakmak, bunun için de en uygun zaman haliyle akşam, eğer başlamadan önce yumurtanın içine bakarsanız nasıl da aydınlık olduğunu görebilirsiniz.

• Eğer yumurtanın patlayıp her yeri kirletmesini istemiyorsanız -ki ben gidip saçlarımı yıkamak zorunda kaldım mesela- yumurtayı streç filme sarabilirsiniz hatta bir yerde yumurtayı bantlamaktan bile söz ediliyordu.

• Sonra yumurtayı bir dizaltı çorabın ortasına yerleştirip iyice gergin tutarak pervane/fırfır oynar gibi 20 kere kendi etrafında döndürün, çorap ne kadar gergin olursa o kadar hızla çözülecektir, bu döndürüp açma işini yaklaşık 10 kez tekrarlayın ya da şöyle söyleyeyim evde otuturken mutfaktan gelen bir sesin amanin gitti bir şeyler dedirtmesi gibi şakır şukur bir ses gelene kadar yumurtayı çevirin, yaklaşık 10 kez dememin sebebi ise yumurtasına göre değişmesi çünkü bendeki yumurtalardan biri civciv midir nedir içindeki diye düşündürtecek kadar benimle inatlaşıp karışmadı, geçen haftadan kalansa daha ilk seferde karıştı mesela. (isteyene şöyle de bir video mevcut)

• En son olarak da ışıkları kapatıp fener ile yumurtanın içine bakın iyice karanlık hale geldiyse sarılar tüm yumurtayı kaplamış, altın yumurta pişirmeye hazır hale gelmiş demektir.

soldaki normal yumurta, sağdaki ise altın yumurta

• Tarifi daha doğrusu yöntemi bulduğum yerde altın yumurtanın soyulmasının biraz daha zor olduğuna dair bir yorum vardı. Bu yüzden haşlama suyuna her zamankinden daha fazla tuz ekledim. Normalde ben de haşlanmmış yumurtayı hafif kayısı kıvamlı sevenlerdenim ama altın yumurta sanki tam pişmişken daha güzel gibi.

Son olarak bir daha yapar mısın? derseniz yenmeyecek kadar kötü olduğundan değil de sadece alışkanlıktan dolayı Sinem hani senin bir altın yumurtan vardı, yine yapsana diyen olmadıkça yapmam muhtemelen ama yumurtayı soyunca o sarı rengi görmenin güzelliği de bir ayrı.

altınyumurtaDeneyecek olanlara şimdiden afiyet olsun.