Film Günlükleri

paddington_bear_ver3Paddington

Televizyonda rastgelip çok sevdiğim sevimli sakar ayı Paddington’ın eğlenceli sevimli renk cümbüşlü uzun metraj filmi
Aslen bir çocuk kitabından uyarlanan filmin tek eksiği çizgi filmdeki kadar pofuduk bir Paddington’ın olmaması neyse ki Ben Whishaw o naif ses tonu ve aksanıyla sevimlilik katsayısını yükseltiyor
Kitaptan/çizgi filmden fazlası ise kitapta olmayan bir karakteri canlandıran Nicole Kidman (neyse ki onu da son Doktor Peter Capaldi kurtarıyor)

Aslen iki bölüm seyretmiş olsam da Paddington’ın bu sevimliliğine kendimi kaptırmama yetti o yüzden olmayan bir karakterle hikayenin yön değiştirmesi filmi, çizgi filmden biraz daha farklı bir yere koymuş olsa da diğer yandan uzunca bir çizgi film izliyormuş hissi vermiyor en azından üstelik Downton’ın kontu Hugh Bonneville’i kadın kılığında görmek de çabası
Bir ilginç bilgi de filmin portakal satışları İle indirilen portakal marmeladı tariflerini yükseltmiş olması

no_se_aceptan_devoluciones_ver2No se aceptan devoluciones

Bir adet çapkın baba ve bir adet birdenbire ortaya çıkan çocuk hikayesinin muhtemelen en renklisi olan filmimiz Meksika’dan ithal (ne kadar renkli olduğu hakkında fikir yürütmek için afişi binle çarpabilirsiniz)
Eğlencesini kızını rahat yaşatmak için dublörlük yapan babadan, sevimliliğini çift dilli ufaklıktan alan film aynı hikayeden yola çıkanlardan da kendini ayırmasını beceriyor, evet istemem ben bunu derken süper babaya dönen bir başrolümüz var, evet sonradan çıkan bir anne var, evet çevreleri bir çok absürt insanla dolu ama çok da şaşırtıcı bir sonu var
İlginç bir bilgi ise filmi yazan yöneten bir de üstüne başrol oynayan Eugenio Derbez aradığı gibi bir çocuk bulamayıp twitter’dan duyuru yapıp bulmuş esas kızımızı, hem de erkek çocuğu ararken

X-Men-First-ClassX-Men: First Class

5 X-Men filminin en yüksek puanlısı olan filmimiz maalesef başındaki acayip ötesi berbat almanca ile soğuttu beni kendinden
neyse devam edeyim dedim ama bu sefer de beni rahatsız eden, james mcavoy’un patrick stewart kadar cool bir profesör olmaması oldu tamam james mcavoy profesör’ün gençliğini oynuyordu ama ilk sahnesinde bir kıza içki teklif ediyor olması da profesörden beklemediğim bir davranıştı
michael fassbender’in her sahnesinde ise tek düşündüğüm elbette ki inglourious basterds idi ve tabi onun da ian mckellen kadar cool bir magneto olmadığı -bu ikilimizi de 3 kere izlesem diğer iklimizi ilk izlediğimde aynı şeyi derdim belki bilemiyorum-
diğerlerine nazaran daha yaşlı olan bu iki mutantımız dışındaki -diğerleri çok kötü almanca ve rusça konuşan kevin bacon ve mad men’den don draper’in karısı january jones- diğer mutanatlarımızsa ergen filminden çıkmış gibiydi bu da zaten x-men filmlerinin sevmediğim tek noktası
mistik‘in her gördüğü herife yazması ve aslen bilge bir mutant olması gereken beast‘in de önce ezik akabinde de canavar olması da takıldığım diğer noktalar oldu
koca filmde azazel sevdiğim tek mutant, hugh jackman’ın birden bire peydah olup gözlere şenlik yaşatması da tek güzel andı
tabi bir de siyasi tarihin en sevdiğim konularından olan amerika-türkiye-suriye-küba krizi var ki o suriye ile savaşa girme meraklılarına gitsin

piPi

sanırım bobiler.örg‘de tanrı nerde (nerde diyen ben değilim, doğrusu “nerede” )sorusunun cevabında şöyle yazıyordu “tanrı her şeyi yaratan. her şeyin babasıdır. tanrıyı bulunca babayı da bulursun”
her ne kadar tanrı esas oğlanımızın aradığı şey olmasada kabağın kendisinin başında patlaması sebebiyetiyle bu sözden daha iyi özetleyecek bir şey bulamadım
bilhassa siyah beyaz olmasıyla ve sesleriyle oldukça rahatsız edici olan filmimiz darren aronofsky imzalı -ki kendisinin izlediğim ilk filmidir de-
insanda doğrudan ibranice öğrenme isteği uyandırdığını da belirtmeden bitirmeyim

gangs-of-new-yorkGangs of New York

kaç kaç kaç zamandır izlemek istediğim martin scorsese filmi
hoş beni asıl cezbeden bu afişi olsa da izledikten sonra beni benden alan kasap daniel day lewis oldu
renkli kıyafetleri ve çılgın siyasi fikirleriyle iki buçuk saatlik filmde kendisinin olduğu her sahne çabucak geçti -ki zaten de pek çok en iyi aktör ödülünü toplamış-
-bu iki buçuk saat sürmesinin sebebi ise kanımca filmin başında kopan savaşın olduğu sahne ile sonundaki çeteler savaşının ve isyanların bastırılmasının çakıştığı sahnelerin arasına hiç lüzumsuz yere konan karı kızlı sahneler-
diğer oyuncular için söyleyebileceğim tek şey ise leonardo dicaprio’nun çok genç, cameron diaz’ın da çok genç ve kızıl olması dışında bir atraksiyonlarının olmadığı
bir de siyaset demişken boss tweed -ki gerçek bir şahsiyetmiş- politikanın ilk kuralı “sonuçlar oy pusulaları tarafından değil sayımı yapanlar tarafından belirlenir” demiş filmin doruk noktası olmuştur

slumdog-millionaireSlumdog Millionaire

cezbedici olmayan afişine karşın sürükleyici konusu yönetmeni danny boyle’un filmografisindeki 15 gibi düşük bi rakama karşın trainspotting, the beach, 28 gün/hafta sonra ve bittabi bu filmle aldığı oscar kıyaslamak bile gereksiz izlenmesi gereken bir film
bildiğim tek hintli oyuncu olan irfan khan’ı polis yapması ise filmin tek kötü yanı
ıyy hint filmi mi diyenler için belirtmeden geçmeyim filmde çılgın gibi hint unsurlar yok müzikleri kesinlikle kulak tırmalar cinsten değil gaza getirir cinsten
ama yok ben hint unsur isterim derseniz de filmin sonundaki o dans yeter de artar bile
bir de afişi güzel olaymış tam olacakmış

ides_of_march

Ides of March – Zirveye Giden Yol

hayır siyasete zerre güvenim yok o yüzden beklediğim bol siyasi hicivli, birbirinden kirli oyunların döndüğü herkesin birbirini aldattığı en sonunda da aman gördün mü karamanın koyunu sonra çıkar oyunu işte dedirten bir filmdi, ha bunlar yok muydu? hepsi de vardı ama beni üzen ryan gosling’in kameraya uzun uzun bakarken filmin bitivermesi oldu hal böyle olunca daha ona da kazık atacaktı ama oldu mu hiç diyerek kalakaldım ekran karşısında
hayır bu kadar güzel kurmuşsun kadroyu diyaloglar da zekice olaylar da hızlıca gelişiyor ama george clooney ne demeye 94 dakikalık film çekiyorsun
hadi paul giamatti bir şekilde kurnazdı, hadi evan rachel wood dişi unsur olması haricinde bir şekilde ryan gosling’in eline koz verdi ama philip seymour hoffman’ı sırf sadakat nedir anlatsın diye mi koydun filme
hayır kötü demiyorum ama gerçekten beklentimin tavan yaptığı anda filmin bitmesinin hıncını çıkarmaya çalışıyorum
şu afişin güzelliğinin hatrına Ides of March Sezar’ın suikaste kurban gittiği gün olan 15 Mart diyip gideyip

kahaaniKahaani

benim gibi merak edenler için hemen söyleyeyim kahaani hintçe’de hikaye demekmiş ki filmimiz de hikaye içinde hikaye olan filmlerden
hindistan’a gidip vidya’nın kaybolan kocasını aradığımız filmimiz bir ara amaan ne diye bunca alakasız şeyle doldurmuşlar filmi diye düşündürtse de hemen akabinde işte bu yüzden diyerek vay anasını dedirtmiştir
bu arada filmi izlerken acaba bu kadın gerçekten mi hamile diye de düşünmedim değil elbette ki karnı burnunda biri set set koşacak değil ama o sallana sallana yürüyüşüne kadar bir hamile rolü de bu kadar mı gerçekçi oynanır
bir de normalde sırf yanyana sahneleri var diye iki kişiyi birbirine yamayan filmlere kızarım ama ne olurdu vidya ile rana’ya mutlu son yazsalardı

now you see meNow You See Me – Sihirbazlar Çetesi

okuduğum hiçbir kitabın sonuna bakmak gibi bir huyum olmasa da internet ya da bilgisayarla alakalı şeylerde nedense sonu “bir şekilde” öğreniyorum
aman film sağlam mı, altyazısı uyumlu mu diye sırf kontrol amaçlı bir kaç yerine bakayım derken filmin sonunu daha başlamadan anlamış olunca tüm filmi inşallah yanlış anlamışımdır öyle değil de böyle olur diye umarak geçirdim maalesef
diğer sihirbazlık filmlerindeki gibi gibi küçük numaralarla insanın ilgisini başka yere çekerken asıl numarayı sona saklayan filmimizin konusu ise kısaca soygun yapan sihirbazlar
hollywood’un herkesi birbirine yamama merakına kurban giden sahneleri haricinde sihirbazlık numaraları, banka soygunları ve takip sahneleri ile filmimiz oldukça keyifli iki saat geçirtiyor
son olarak imdb filmin ikincisinin de çekileceğini yazmış diye not düşeyim

london-boulevardLondon Boulevard

resmen fragmanındaki müziğe kanıp izlediğim film

böylesi bir müzikten aksiyon yüklü bir film beklediğim için de bundan sonrası hayal kırıklığı oldu benim için
aslen bir kitaptan uyarlanan filmizin senaristi ve yönetmeni köstebek (departed)’in de senaryosunu yazmış olsa da bana göre filmimiz hiç de zekice değildi
tabi filmimiz ingiltire’de geçtiğinden bir hintli haricinde kimsenin ne dediğini anlayamamak da filmimizden soğuttu beni biraz
collin farrell’in habire oradan oraya yürüdüğü filmimizle ilgili ilk düşündüğüm şey ise acaba collin farrell araba kullanmayı bilmiyor mu? oldu
her ne kadar bu filmimizin yeterince sıkıcı olacağının işareti olsa da bir adet çarşaflı kadın, ezan sesi, pushing daisies‘den chuck anna friel, harry potter‘dan lupin david thewlis ve elbetteki müzikler filmi sonuna kadar izlememiz için bizi kandırıyor
ha keşke collin farrell’in sahnelerinin çoğu adamlarlarla değil de keira knightley ile geçseydi ya da film bi 10 dk daha uzasaydı da kendisi figuran gibi kalmasaydı iyi olurdu diye düşünerek gideyim

sherlock-holmesSherlock Holmes

demir adam’ı sevmediğimden robert downey jr. da pek sevdiğim biri değildi açıkçası sonra demiradam’ın fragmanını seyrederken güldüğümü farkedince kendisini de biraz sever olmuştum burada da boru değil ya koskoca sherlock severiz artık birbirimizi derken malesef filmimiz ne kendisini ne de filmi sevdiren bi’ şey olup çıkmış ya da benim beklentimin biraz altında kalmış
sanırım yönetmenin guy ritchie olmasından filmde “sherlock holmes”dan beklemediğim kadar “komik” unsur vardı ve bana hemen karayip korsanlarını anımsattı: komik gizemli aksiyon dolu kahramanın komik gizemli aksiyon dolu maceraları
orada olan burada olmamıştı karizması olayı belli bir kahraman olan sherlock eğlenceli aksiyonlu yeni bir sherlock oluvermişti birden
arka fonda çalan irlanda müzikli bitiş jeneriğini bile daha ilgili seyrettim açıkçası
müzik demişken müzikler hans zimmer’ın bu arada
son olarak da başta jude law’ı watson gibi bi yan karakter için biraz fazla bulsam da bir hollywood işi yapıp esas adam ve ortağı:kötülere karşı haline soktukları bu filme o aksanıyla cuk oturmuş olduğunu söyleyip bitireyim
bu arada ikinci filmi de kendimle çelişme pahasına izledim ve yine beğenmedim onu da not düşeyim

magnoliaMagnolia

julianne moore ve tom cruise mu? hımm nasıl olmuşlar ki diyerek izlediğim ama beraber tek bir sahneleri bile olmayan buna rağmen çok çok çok çok… daha fazlası olan film
öncelikle uzun film yani hiç bi şeyi kesmemişer kırpmamışlar
sonra hikayeler bütünü tek film içinde kaç tane hikaye anlatmışlar
e daha ne istesin bu sinem deyip durmamışlar devam etmişler philip seymour hoffman, john c. reilly, alfred molina ve felicity huffman’ı da dahil etmişler
velhasılkelam 3 saat boyunca bir an bile sıkmadan izleten, gökten yağan kurbağalar ile de (afişin altında birazcık da olsa görünüyor) resmen öldürücü vuruşu yapıp beni benden alan film

stranger than fictionStranger Than Fiction – Lütfen Beni Öldürme

will ferrell’in kızları peşinden sürükleyecek kadar yakışıklı bir esas oğlan olmaması sebebiyle öncelikle şöyle bir düşündürtse de hem hikayesiyle hem de birbirinden tipik karakterleriyle daha başından beni bağlayan film
hikayesi de aslında bir hikaye olan filmimizde bir roman kahramanı olduğunu öğrenen esas oğlanımızın kitabın sonundan kurtulma çabasını izliyoruz
süpersonik aksanıyla emma thompson, süper manyak karakteri ile dustin hoffman ve yine manyak anarşist pastacı karakteri ile maggie gyllenhaal (ki batman’da pek sevgili christian’ıma yakıştıramadığım için pek de sevmezdim kendini) diğer kahramanlarımız
e filmin bu kadar komik ve absürd bir hikayesi olunca sonu nasıl olacak acaba diye düşünüp gelen sonu filmin absürdlüğüne yakıştıramamak ise filmimizin tek kötü yanı

blindnessBlindness – Körlük

pek sevgili tuğba’nın okumam için önerdiği, nobel ödüllü portekizli yazar josé saramago’nun manyak ötesi bu kitabının filminin çekileceğini ve julianne moore, gael garcía bernal ile danny glover’ın oynayacağını okuduğumdan beri merak ettiğim, fragmanını izledikten sonra bile moralimi bozmayıp yok ya film iyidir diyip beklemeye devam ettiğim rengi görüntüsü oyunculuğu her ne kadar süperötesi olsa da sadece insanı kitap gibi o distopik ortama sokmada değil her bir ayrıntıdan bile ayrı bir film çıkartabilcekken ya her şeyi kesip atmış bunlar dedirten ve maalesef beni o kadar da tatmin etmeyen film
hayır yönetmenimizin (fernando meirelles) filmografisinde iki tane 8 puan üstü film var neden böyle olmuş bilemedim
ama hala bunu benim kitabı okuyuşuma vererekten filme kötü dememeyi yeğliyorum
son olarak da filmimiz japonların ve latinlerin birlikte yaşadığı latin ülke brezilya (ayrıca uruguay ve kanada)’da çekilmiş

cold soulsCold Souls

önce bu manyak ötesi afişini görüp sonra da “john malkovich olmak” gibi olduğunu ve paul giamatti’nin süpersonik bi oyunculuk segilediğini okuyunca izlemeye karar verdiğim ama bu kadar yüksek bir beklentiyle izleyince de pek de beni tatmin edemeyen film
ha film kötü müydü? elbette değildi sadece dediğim gibi beklentim yüksek olunca film boyunca şimdi bir şeyler çıkıp beni şaşırtacak diye bekledim durdum o kadar
paul giamatti daha önce sadece bir tek filmini seyretmiş olsam da bana acaip sevimli gelen birisi hele bir de filmde kendini oynadığını düşünüp üstüne de rusya da geçen sahneleri eklersek benim sevmemem için bir neden kalmıyor belki ama ne diyeyim işte bu yüksek beklentiler ediyor filmin içine

dark knight risesDark Knight Rises

pek dertli olduğum bi ara msn’ime azrail geldiğinde güzelim sen bana dönüşte uğra diyecek olmamın tek sebebi sensin 3. batman filmi yazmıştım ama son filmin bu kadar kadın dolu olduğunu görünce benim bile kafamda soru işaretleri oluşmuştu açıkçası
prestij’de scarlett’e resmen figüranlık yaptıran christopher nolan’ın böyle bir hataya düşmesi en sevdiğim yönetmenin kendisi olup olmadığı konusunda düşünmeme bile yol açtı hatta
neyse ki benim hiç sevmediğim birini sırnaşık bir kedi kadın olarak filme katma fikrinin kardeşinden geldiğini öğrenmem ve kendisinin insanı ters köşe yapmakta bir usta olduğunu bilmem filmle ilgili biraz umutlanmamı sağladı
yoksa heath ledger’ın ölümüyle efsane olan 2. filmden sonra bane gibi hiç tanımadığımız bir karakter, fragmanın 2 sahnesinin birinden fırlayan kadınlar ve fragmanı izleyende batman+inception izliyormuş hissi uyandıran kadro ile bende maalesef ki bir şüphe oluşturmuştu filmimiz -tamam sonuncusu süphe değil bayağı bayağı merak oluturmuştu
dediğim gibi neyse ki christopher nolan insanı ters köşe yapmakta pek bir usta da yeni karaketerleri tanıdığımız, christian’ın yanında dolaşan kadınlara gıcık olduğumuz ilk bir buçuk saatti geçersek son bir saatimiz vay anasılarla affettiriyor kendini ha mutlu son tadındaki son 10 dakikayı da çıkarırsak tam yeme de yanında olur
benim görece sevdiğim bayanlar olsaydı filmi daha mı çok severdim bilmiyorum ama bir son filmi için bu kadar aşk hayatı katmasalardı kesinlikle daha çok severdim resmen minik yarasalarla minik kediler eksikti bir

The Dark Knight

hemen belirteyim ki iki batman filmini arka arkaya seyretmekten daha güze olan şey filmimizi hem imax de hem de sadece 5 milyona izlemek oldu
koca ekranda filmin içinde gibi izlemek kesinlikle başka bir şeymiş sayesinde bunu da öğrenmiş oldum
daha da geyiğe bağlamadan filmimize dönersek tek kelimeyle elbetteki olağanüstü idi
ilkine göre aksiyon sahneleri kat be kat fazlaydı bir de lamborghini’nin içinde christian bale’i görmek çok çok ayrı güzel bir şeydi
önceden tommy lee jones’in oynadığı twoface’i oynayan aaron eckhart, iyi polisimiz gary oldman, michael caine ve morgan freeman ve yazmaya bile gerek görmediğim her sahnesinde beni güldüren heath ledger ve bir birinden güzel sahnelerle dolu kesinlikle izlenmesi gereken bir film deyip noktalıyorum
bir de önce christian bale’e yakıştıramadığım için sevmediğim ama başka filmlerde izledikçe manyak bulduğum maggie gyllenhaal ölünce yeni filme taş gibi bi catwoman (batgirl değil) gelir diye sevinmiştim ama şimdi hem christian’ın yanında başka kız görmek istemiyorum hem de kendisini artık sevdiğim için biraz üzüldüm açıkçası
son olarak şu afişin güzelliğine bakar mısınız ya?

Batman Begins

christian bale’i tanımazken (ah boşa geçmiş o zamanlar diyorum şimdi) ya kim bu batman’i oynayan adam deyip pek yüz vermediğim, kendisiyle tanışıp akabinde de taparcasına aşık olunca koştur koştur izlediğim film
adından da anlaşılacağı üzere filmimiz batman’e giriş:I dersi niteliğinde
haliyle batman’in batman olmadan önceki haliyle başlıyoruz filme (buralar bol bol cristian bale gördüğümüz sahneler) akabinde de gelsin düşmanlar, gelsin dövüş sahneleri (buralar da bol bol batman izlediğimiz sahneler)
yönetmenimiz de ayrı bir tapılası insan olan chiristopher nolan olunca gerek hikayenin -zira senaryo da kendisine ait- gerek de görsel efektlerin ne kadar güzel olduğunu söylemem sadece vakit kaybı olur
her eve lazım kahya michael caine, iyi polis gary oldman, o olduğunu bilsem biraz ön yargı ile yaklaşırdım diye düşündüğüm katie holmes, hocalar liam neeson ve ken watanabe ve korkuluk cillian murphy ise esas kadromuz

Atonement – Kefaret

filmden önce ikisini de ayrı ayrı bir türlü sevemediğim, filmde ise birbirlerine hiç yakıştıramadığım keira knightley ve james mcavoy’a rağmen imdb‘deki 7.8‘e aldanıp izlediğim film
daktilo sesleriyle ve trixie fontuyla başlayan filmimiz hmm güzel herhalde dedirtirken sarı bir tilki olan briony -ki biz ona kısaca allah belanı versin briony diyoruz- bizi filmden soğutmaya yetiyor
bunun sebebi ise briony’nin ve sebep olduğu durumun hikayesinin oldukça tahmin edilebilir olması -briony dediğimiz şahsiyet esas kızımız keira knightley’nin kız kardeşidir-
neyse ki geri dönüş (flaşbek) diye bir olay var da filmi biraz olsun sıradanlıktan kurtarıyor -zira hikayemiz önce kendisinin gözünden sonra da geri dönüşlerle esas kahramanlarımızın gözünden anlatılıyor-
bu arada oyuncularımızın ingiltere’den ithal olmalarından da anlaşılacağı üzere filmimiz ingiltere’de geçiyor haliyle filmimizde pek bir güzellik yok
sanırım adamlar da bunu düşünmüş olmalı ki bu eksikliği keira knightley’nin uzun bacakları ve sırtıyla kapatmaya çalışmışlar
yine de filmimiz o sonuna rağmen keşke bu kadar uzun olmasaydı dedirtiyor maalesef

Source Code

bir duncan jones filmi daha ve işin ilginci yine başrolde benim pek sevmediğim bir oyuncu
bu seferki ise kocaman kafasından ötürü bir türlü sevemediğim jake gyllenhaal
fragmanını izleyince pek merak edip izlediğim filmde esas oğlanımızın gözünü açar açmaz gördüğü kıza aşık olması sonra da vera farmiga’nın esas oğlanımıza lüzumsuz yere aşık olması haricinde öyle rahatsız edici bir yan görmedim
hayır filmimiz aşk filmi değil bilakis aksiyon soslu bir bilim kurgu ve de moon’daki gibi kurgusal yanında kesinlikle bir sorun yok
ölen birinin son 8 dakikasına geri dönmesini ve dahası başka bir ölmekte olan birinin bu ölenin yerine geçmesini pek normal karşılıyoruz
bombacının o kadar düzenek kurup kaç şeyi düşünüp sonra da hemen polise yakalanması tamam biraz abartılı ama filmimizin sürekli nasıl oluyor dedirttiğini söyleyeyim -benim anlattığıma bakmayın filmde bunu öğrenmek bir hayli zaman alıyor-
aslında filmi de çok beğenmiştim ama niye böyle bir yazı çıktı anlamadım sanırım jake’in bunca şeyi becerebilmesine inanasım gelmediğinden

Moon – Ay

filmle gerçeği ayırt edemeyip filmde sevmediğim adamı gerçekte de sevmeyen diğer filmlerini boykot eden bir insan olarak fragmanı gördüğüm andan itibaren sam rockwell’i bi kenara bırakıp deli gibi izlemek istediğim film
sam rockwell yeşil yol ile nefretimi kazanmış biriydi ama fragman o denli güzeldi ki kendimi filmi izlerken buldum diyemiyeceğim zira filmi gerçekten de izlemek istedim
kendisini hala sevmesem de takdire şayan bir oyunculuk sergilediğini söylemeden edemem hele de koca filmde bir tek kendisinin olduğu yani kendinden başka kimsenin olmadığı her sahnede onun olduğu (hatta çoğu sahnede 2 tane var) düşünülüp bu nefretim de göz önünde bulundurulursa sanırım filmin ne kadar güzel olduğu daha iyi anlaşılır
bu arada filme o dingin sesiyle eşlik eden kevin spacey’i de atlamayım
ve tabi o gerçekçi ay atmosferini ve tabi insanı geren sıkan boğan havasız hissettiren o atmosferi

The Social Network

dünyanın 3. büyük ülkesi olan facebook’la şahsi bir geçmişim olmasa da özlem arkadaşım sayesinde izlediğim manyak ötesi film
manyak ötesi dememin sebebi ise film hakkında pek de iyi demeyen bir yorum okumuş olmam akabinde de pek bir beklentimin olmaması haliyle bulduğum gerek akıcılığı gerek müzikleri ile beni benden alan bir film oldu

bu arada mark zuckerberg filmle ilgili olarak sadece tişörtleri gerçekçi bulduğunu söylemiş ki filmde kendisinin bir anti kahraman olarak gösterildiği de düşünüldüğünde bunun filmi daha trajik hale getirmek için olduğu pek ala söylenebilir
yok eğer mark zuckerberg gerçekten filmdeki gibi şerefsizin önde gideniyse zaten o zekaya söyleyecek lafım olmaz
filmdeki tek beğenmediğim nokta ise hiç gerek yokken david fincher’in bir şarkıcıyı filme dahil etmiş olması

The Man Who Cried

çılgın gibi çigan müziği dinlerken bulduğum “taraf de haidouks”un bir şarkısına ki filmde christina ricci söylüyor media player’ın bulduğu resim ile rastladığım, cate blanchett rus, john turturro italyan, johnny depp de çingene olmuş güzel olmuş dedirten, müzikleri de bi ayrı güzel olan sadece göze değil kulağa da hitap eden film,
çigan müziği ile opera da birbirine nasıl yakışıyomuş böyle demekten insan kendini alamıyor
filmdeki ağlayan adam ise johnny depp ama kanımca görüp görebileceğim en kötü performansını çıkarmış o da elbette ki ağladığı için ama diğer yandan film boyunca birkaç kelime dışında ağzını açmamadan bir oyunculuk segilemesi de takdire şayan ama benim alkışlarım aviator’da görüp o zamandan beri sevemediğim bu filmde ise oha be dedirten cate blanchett ile secret window’da görüp vay be dediğim filmde de süper aryalar söyleyen john turturro’ya
ha johnny depp bi “kızın yanı babasının yanıdır eğer kocasının yanında değilse” demiş adamı ekran karşısında eritmiştir o da ayrı

Soom – Nefes

kim ki-duk tan nefes kesici bir film
hayır kesinlikle geyik yapmıyorum kaldı ki bir kim ki-duk filmi için böyle bir tanımlama az bile olur -ki hemen not düşeyim kendisine tek bir filmle aşık oldum ve bu benim ikinci kim ki-duk filmim-
bu arada esas kızımız her mevsim için şarkı söyleyince ilkbahar yaz sonbahar kış ve ilkbahar‘ı mı izliyorum acaba diye de düşünmedim değil ama esas kızımız zaten orada da oynamış
yine az laf çok iş diyen filmimiz bir ev kadını ile idam mahkumunun hikayesini anlatıyor
tabi ben filmi bildiğim için hikayeyi bana resmen bağıran afişimiz ise ayrı güzel

Everything Is Illuminated

papatyalarla çevrili elijah wood ve gözlüklerden fışkıran sürrealizm daha afişteyken bu kadar cezbeden filmimiz alıp bizi ukrayna’ya götürüyor
tamam ukrayna bize yakın ama elijah wood taa amerikadan geliyor, kendisine eşlik edense gogol bordello solisti -ukrayna doğumlu- eugene hütz
e müzikler de haliyle insanı çılgın gibi coşturan çigan müziği oluyor tabii ki

çılgın gibi diyorum çünkü bazen müzik bi’ sus artık dedirttiği yerler oluyor -ki bir çigan müziği sever olarak belirteyim ki müziklerin kötülüğünden değil çokluğundan
ama bittabi filmimiz hem görsel açıdan (ukrayna dağ bayır yeşillik olan bir yermiş) hem işitsel açıdan (müziğin yeri saklı ama aklımı daha çok alan bir amerikan filminden beklenmedik şekilde adamların çoğunlukla ukraynaca konuşmaları oldu sinem olay zaten ukrayna’da geçmiyor mu çince mi konuşacaktı bunlar demeyin hitler almanyasında çatır çatır ingilizce konuşulan onlarca filme bakın derim) oldukça zengin iken konusunda da eğlenceli bir ikinci dünya savaşı hikayesi olduğunu belirteyim

Being John Malkovich

isa tasvirlerindeki gibi sarışın dalgalı saçlı halini görüp eridiğim, akabinde de nazgül’le sarı saçlıydı siyah saçlıydı diye iki saat üzerine tartıştığımız ki nazgül’ün haklı çıktığı aslında siyah saçlı bir insan olan john cusack ve ikisi de birbirinden manyak cameron diaz ve catherine keener ile john malkovich olduğumuz film
charlie kaufman’ın izlediğim ilk filmi ama kesinlikle izlediğim en şahsına münhasır manyak ötesi ve komik filmlerden biri (film diyememe sebebim ise kendisinin diğer filmleri)
hikayesini biraz anlatayım diyeceğim ama john cusack’ın kuklalarını, 7buçuğuncu katı, john malkovich’e giden kapıyı ardından çamurun çöpün içinde son bulan yolculukları hele hele malkovich malkovich diye başlayan konuşmaları nasıl anlatırım bilemiyorum açıkçası
kısaca anlatılmaz izlenmeli diyeyim en iyisi

Angel-A

insanın beklentisinin yüksek olduğu bir filmin gerçekten iyi çıkması gibisi yok sanırım
kaldı ki beklentimi bu kadar yükselten tek şey amelie’de ay ne sevimli dediğimiz asterix’te erkan can’ın dublajıyla koptuğumuz jamel debbouze ile neredeyse 2 metrelik boyuyla akıl alan rie rasmussen’in karşılıklı durduğu bu afiş oldu
gerek fransızcasıyla gerek siyah beyazlığıyla insanı cezbeden fransa manzaralı hem komik hem de bir o kadar romantik filmimizin konusu işsiz güçsüz andre ile gökyüzünden düşen melek angela’nın hikayesi
yönetmenimiz ise luc besson

Mary and Max

onca acı dolu sahnesine rağmen son zamanda izlediğim en komik film
hele seslerden birinin philip seymour hoffman’ın diğerinin de eric bana’nın olduğunu öğrenince daha da bi’ çok sevdim
philip seymour hoffman neredeyse bütün rolleri sinir bozucu sarışın olmasına rağmen -hatta oscarı da yine böyle aldı- nedense pek bi’ sevdiğim biri
bu filmde ise kendisine pek sinir bozucu denemez hele de panik atak geçirip hızlı hızlı nefes aldığı o sahnelerde ay canım ne sevimli mi diyeyim yoksa güleyim mi ikilemine sokuyor insanı -ha acıyoruz zaten orası ayrı-
esas kızımız -ki kendisinin mektup arkadaşı olur- mary ile de tam tencere kapaklar hani hangisinin hali daha feci karar vermek çok zor
son olarak filmimizin hamurdan bi stop-motion olduğunu belirtip noktalayım

Big Fish

kitaptan uyarlanan afişiyle bile cezbeden ve benim yine suna’nın film listesinden çarpızladığım bir tim burton filmi
hem de bu seferki içinde gotik bi şey olmadan bittabi helena bonham carter hariç
kendimce bu gotik eksikliğinin nedeni hikayenin türünün daha ziyade dram olmasından çok esas oğlanın her zamanki gibi kara kaşlı kara gözlü johnny depp yerine sarışın mavi gözlü bir ewan mcgregor olması
bu arada hikayemiz dram dediysek komik unsurların hiç de az olmadığını hemencecik belirteyim
e danny devito’nun bile olduğu bi film hiç komik olmaz olur mu?

1408

tek kötü yanının john cusack’in gömleğinin olduğu son zamanda izlediğim en iyi korku – gerilim filmi
tabi sanırım bunun bir sebebi de bir stephen king uyarlaması olması zira anlatacak laf bulamadım resmen
insanı geren, sıkan, bunaltan, az kaldı ha işte dedirten, haydaa dedirten, tmm bu sefer işte yok gene olmamış ya dedirten … derken derken vay be dedirtip biten film
hele hele john cusack’in pencerenin pervazında yürüdüğü sahenenin yeri ayrı olsa da odada olanlar da ayrı ayrı akıl alıcı
ha bu kadar güzel bir filme neden bu kadar basit  bir afiş yapmışlar orasını bilemedim

Children of Men

resmen şans eseri izlediğim süpersonik ötesi film
pek sevdiğim julianne moore batman’imizin biricik dert ortağı michael caine ve bu filmle taparcasına aşık olduğum clive owen
salyalarımı silip filme geçiyorum yakın bi gelecekte ingiltere’de geçen filmimizde ilk başta noluyo lan dedirten acayip ötesi bi distopia söz konusu ki filmimizin başından sonuna akan yeşil hava bizi hemen bu karamsar havaya sokuveriyor ama buna rağmen hiç canımızı sıkmıyor birden bire değişiveren hikayesiyle de bizi ayriyeten dumur eden filmimiz biterken bile insana nooluyo lan dedirtiyor
spoiler: yanlız tek takıldığım nokta filmde kadınların kısır olması oldu bence erkeklerin olması daha mantıklı olurdu diye düşünüyorum

Léon: The Professional

nihayet izleyebildiğim jean reno filmi
natalie portman’ı biliyordum ama gary oldman’da bayağı bir tereddüt yaşadım açıkçası
nitekim filmimiz yaklaşık 15 sene önce ’94′te vizyona girmiş haliyle pek şimdiki hallerinde değiller jean reno hariç tabi o her zamanki gibi
filmimize geçecek olursak aklıma gelen tek şey filmimizin çok sevimli(natali’den dolayı) ve bir o kadar da manyak ötesi (jean reno ve gary oldman’dan dolayı) olduğu zira film bitince ben de ben de leon istiyorum bi tane demekten kendini alamıyor insan
film biterken çalıp insanı alıp götüren müziğimiz de sting’den shape of my heart

The Curious Case of Benjamin Button

can yücel yıllar evvel yazmış şiirini (hayata tersten başlamak) biz zaten biliyoduk ki bunu cicim demek için oturup filmin hikayesini (senaryo değil) yazan şahsı (f. scott fitzgerald ki muhteşem Gatsby’de yine kendisinindir) aradım
wiki’den edindiğim bilgiye göre malesef 1921′de yazılmış haliyle can yücel’den çarpızladıklarını kanıtlayamadım biraz moralim bozuldu o yüzden daha fazla bir şey eklemek istemiyorum
ha film mi? güzeldi bittabi hele bu kadar fantastik bir öykü için de kanımca oldukça inandırıcıydı
hatta artık brad pitt sevmediğimi de göz önünde bulundurursak filmimiz oldukça iyiydi

The Wrestler – Şampiyon

yanarım yanarım filmin sonunu nasıl tahmin edemedim aptal gibi aile filmi sonu bekledim ona yanarım
hayır bu izlediğim 4. darren aronofsky filmi izlemeden evvel de pek ala biliyor idim nasıl kandım aklım almıyor
neyse uzatmadan filme geçelim aslen oyunculuğu yerlere göklere sığdırılamayan öve öve bitirilemeyen mickey rourke için izlemek istediğim -tabi bi de afişi var- yönetmeni de görünce kesin kesin izlemeliyim dediğim manyak ötesi filmimizde yönetmenimizin elinden çıktığını belli eder pek çok ayrıntı bulmak mümkün
her ne kadar pi gibi sesiyle rahatsız edici olmasa da requiem for a dream gibi görüntüleriyle oldukça rahatsız edici bir film
şahsen şov gözüyle baktığım amerikan güreşinin böyle manyak bi’ şey olduğunu bilmezdim doğrusu kafaya para zımbalamak nedir yahu?

Oldeuboi – İhtiyar Delikanlı

ah ah ah ihtiyar delikanlı ne diyeyim seni anlatmak için bilmem ki izlediğim en manyak filmsin desem de sana az gelir
bi nevi prestij gibi sonunda herşeyi açıklayıncaya kadar anlamadan izledim resmen bütün filmi hatta bi sahnesinde geri dönüp olanları anlatıyodu da aa evet ya bunlar oldu demiştim o kadar kaptırmışım kendimi o andan başka bi şey düşünemez olmuşum
hele bi ahtapotlu bi sahnesi vardı ki allahım allahım rüyama bile girdi
bir de mükemmel ötesi müzikleri var ki hemen hergün dinliyorum hiç olmazsa “farewell my lovely”i
bi de…(bitmez)
son olarak aynı isimli mangadan uyarlandığını not düşüp gideyim ve de park chan-wook’un intikam üçlemesinin ikinci filmi olduğunu ve de en iyi filmi olduğunu

Chinjeolhan geumjassi – Sympathy for Lady Vengeance – İntikam Meleği

park chan-wook’un intikam üçlemesinin son filmi serinin izlediğim ikinci filmi
seriye serinin en iyisi denilen ihtiyar delikanlıyla başlayınca haliyle benim beklentimin biraz altında kaldı
belki de benim beklentim bolca dövüş sahnesiydi o da ayrı tabi
zira müzikler her zamanki gibi çok güzeldi konusu hakeza çok güzeldi kırmızı göz farlı pastacı esas kız lee yeong-ae çok güzeldi ihtiyar delikanlı’da intikam alan yu ji-tae’nin birden belirivermesi çok güzeldi
tek kötü olan ihtiyar delikanlı choi min-sik’in bu filmde böylesine kötü biri olmasıydı
bu arada bir de filmin başından sonuna doğru rengini kaybeden versiyonu varmış ki sonunda intikamını aldığından film hepten siyah beyaz oluyormuş onu da bi seyretmek iyi olur sanırım

Shoot ‘Em Up

clive owen’ı görünce izleyeyim ben bunu dediğim paul giamatti akabinde de monica bellucci’yi görünce de artık uçarı kaçarı yok bunun diyerek hevesle izlediğim ve benim gibi uçan adamlar susmayan silahlar ve bitmeyen takip sahneleri düşkünü birinin beklentisini misliyle karşılamış olan film
clive owen’ın havuçla adam öldürdüğü, eliyle kurşunları patlattığı, bi elinde bebek bi elinde silah ya da bi elinde monica bi elinde silah ile gökyüzünden düşerken bile adamları çatır çatır indirdiği aksiyon ötesi film
paul giamatti ise filmimizin zeka küpü ama kötü ötesi boyutu monica’yı ise söylememe bile luzüm yok sanırım

American History X

güzel bi film olacağından emin olduğum için bi türlü izlemeye kıyamadığım ama önce dövüş kulübü akabinde de herkes seni seviyorum der’i izleyince hadi atın ölümü arpadan olsun deyip aşırı dozda edward norton almaya karar vererek izlediğim film
şu anda üzüldüğüm tek nokta ise bu filmi tüketmiş olmam ve elimde güzel bi edward norton filminin olmaması hal böyle olunca çok çok iyi filmler yapmasını beklemekten başka yapacak bi şey yok tabi
tekrar filme dönersek de gerek konusuyla gerek siyah beyaz flashbackleriyle oldukça sürükleyici ve beni hiç yanıltmayan bi film olduğunu kesinlikle söyleyebilirim
bu arada edward’a eşlik eden diğer çocuk da terminatör’den john connor

Le fabuleux destin d’Amélie Poulain

paris, şirinlik ve muzurnazlık dolu jean-pierre jeunet filmi
audrey tautou’nun paris’te bir café‘de çalıştığı yetmez gibi bir de konuyu komşuyu mutlu ettiği, kırık kalpleri onardığı yeşilli, kırmızılı film
filmimizin bana hatırlattığı tek şey ise trt2’nin bir zamanlar haber ve kültür kanalı olduğu zira fragmanını izleyip akabinde de televizyonda rastlayınca oturup kalmıştım ekran karşısında -hayır fragman değil de reklam mıydı benim gördüğüm diyorum ama hayır kesinlikle fragmandı-
esas oğlanımızsa bu arada kimsenin beğenmeyip attığı fotoğrafların koleksiyonu yapıyor
amélie ise bunca işinin gücünün arasında bir de sevdalandığı çocuğu kendine aşık etmek ve cam kemik hastası komşusu ile fotoğraf albümündeki adamın gizemini çözmekle uğraşıyor
filmin birbirinden sevimli müzikleri ise yann tiersen’e ait
bu arada amelie’nin saflığının ve masumluğunun esin kaynağınının dostoyevski’nin budala romanı imiş

Julie & Julia

şöyle bi düşününce sanırım izlediğim en leziz filmdi -bir de v for vandetta’daki egg in a hole var-
neyse filmimize devam edecek olursak filmimiz amerikaya yemek yapmayı öğreten kadın julia child ve blogger julie powell’ın hayatlarını anlatıyor ve iki gerçek öyküye dayanıyor
julia child cafe fernando cenk’in öve öve bitiremediği bi isim e meryl streep’de oyunculuğunu verince izlememek olmazdı benim için ki dediğim gibi en leziz filmdi izlediğim bi o kadar da komik ve sevimli
meryl streep’in oyunculuğu zaten mükemmel ötesi eşi de stanley tucci olunca acaip sevimli bi çift olmuşlar
e bi de sahnelerinin paris’te 40′lı ve 50′li yıllarda geçtiğini de düşünürsek tam yeme de yanında yat tadında olmuş
şunu da belirtmem de fayda var ki günümüzde geçen sahneleri de paris le yarışır derecede güzeldi ama paris elbette gönüller şampiyonu

Persepolis

efendim iyi film olunca da insan diyecek bir şey bulamıyor zira o kadar güzel ki neresini anlatayım bilemedim
manyak ötesi siyasi bir film olduğunu üstelik de dibimizdeki iranla ilgili olduğunu mu diyeyim yoksa bu kadar ağır bir filmin aslen bir çizgi film olduğunu mu,
fransızca olduğunu mu diyeyim (insan bir iki kelimeyi anlamaya görsün böyle seviniyor işte) yoksa müziklerinin ne kadar leziz olduğunu mu,
çılgın gibi güldüğümü mü diyeyim yoksa normal insanlarla çekilen bir film olsa salya sümük ağlayacakken her an için gülünecek bir noktanın olduğunu mu diyeyim bilemedim
(yoksa  yoksa marji’nin annesinin sesinin catherine deneuve’a ait olduğunu mu diyeyim)
Marjane Statrapi‘nin aynı adlı çizgi romanından uyarlanan animasyon filmimiz için görüp görebileceğim en siyasi ve en sevimli film diyebilirim rahatlıkla
hatta bana kalırsa  okullarda felan ibretlik olsun diye izlettirilmesi gereken tarih kitabı yerine geçer nitelikte film

Bin-jip – 3-Iron – Boş Ev

izlediğim ilk kim ki-duk filmi ki aklımı alıp beni kim ki-duk aşığı yapmaya yettiğini söyleyerek başlayayım
resmen bir romantik film olur da bu kadar mı güzel olur, bir müzik bir filme gider de bu kadar mı güzel gider gibi soruların cevabının bulunduğu film
filmimiz esas oğlanla kızın arasında hiç bir konuşmanın olmadığı, esas kızınsa sadece iki cümlesinin olduğu, natacha atlas’ın gafsa’sına -evet bir kore filmine bir arapça şarkı- uzun metrajlı klip niteliğinde şahsına münhasır bir film

El Maquinista – Makinist

oha christian bale sen bir nesin ya sana tapılmaz da ne olur?
yemin ediyorum resmen tüm filmi ağzım açık seyrettim
hani sonu gelmesin, bitmesin, akıp gitsin, çenem düşsün bir şey demezdim
tabi hal böyle olunca sonunda hayal kırıklığı yaşadım haliyle
yani hayal kırıklığı dediysem filmden değil filmin bitmesinden yoksa izlediğim en manyak filmlerden biri
merak eden olursa eğer christian bale filmde 55 kilo

 

Transamerica

her anında o-ha be dediğim felicity huffman ve kevin zegers’in “manyak” oyunculuklarına şaşırıp kaldığım acaip ötesi film
önce bir lynette akabinde de en iyi kadın oyuncu dalında bir oscar adaylığı duyunca koştur koştur izledim haliyle
her ne kadar felicity huffman oscar’ı alamamış olsa da bir adet altın küreyi götürmüş evine
hatta ekşisözlük’te şöyle denmiş onu da belirteyim ki nası bi oyunculuk sergilemiş filmde daha iyi anlaşılsın “başrolde o değil de, bir transeksüel oynasaydı, ondan daha iyi oynayacağından bile emin değilim..”
benim filmde en çok beğendiğim nokta ise filmimizin country şarkılarıyla bezeli bir yol filmi olması
hele de “dido’s lament”e bile yer vermiş olması beni eritmeye yetti
bu arada filmimizin hem acayip yoğun duygu patlamalı (salya sümük cinsten değil de ukala olacak ama “kara mizah” cinsinden hele de hikayemiz düşünülünce) hem de bir o kadar komik olduğunu ekleyip noktalayım

The Prestige

hugh jackman hayranı olarak başlayıp christian bale’e taparak bitirdiğim christian bale filmin sonunda açıklama yapana kadar iki saat boyunca hiç bi’ şey çaktırmadan izleten izlediğim en zekice film
ayrıyeten bir de christopher nolan filmi ki biz kısaca filmin bu kadar zekice olmasının sebebi de diyebiliriz zira senaryo da kendisine ait
hatta şu da var ki filmimizin romanının yazarı following ve memento’dan ötürü yönetmen olarak kendisini istemiş
dediğim gibi filmimiz zeka ürünü haliyle değil anlatmak konusundan bile bahsetmek istemiyorum
bu yüzden daha da uzatmadan yukarıda saydığım manyak yakışıklı ikilinin yanına bir de scarlett johansson koyup göze hitapta da ayrı bir tavan yapmasına dönüyorum
tabi michael caine’i de unutmamak lazım
ve bir de bonus olarak nicola tesla rolünde david bowie var ki orası tadından yenmez olmuş resmen
afişteki hugh jackman’ın düşünceli, christian bale’in dertli haline de bittiğimi söyleyip gideyim

The Hours

bir hannibal filmi ile pek bi’ sevdiğim julianne moore ve kendisini hiç sevmediğim birinin bu filmle ya da ekrandan fırlayıp adama saldıracakmış gibi duran burnuyla kazandığı oscar için izlemeye başladığım merly streep ve ed harris’e hayran kaldığım film
ama elbette julianne moore 1 numara tabi hele o yattığı yatağın birden sularla kaplandığı sahne akıllara ziyan derecede güzeldi
filmin genelinde ise beni en çok etkileyen bütün hikayelerin birbirine geçip tek bir bütün olması ki burada filmimizin Michael Cunningham‘ın aynı adlı kitabından uyarlandığını hemen belirteyim
Michael Cunningham‘ın ilk okuduğum eseri Dünyanın Sonundaki Ev olsa da kendisinin eserinden uyarlama olarak izlediğim ilk filmi Saatler oldu akabinde kitabı da okuyunca düşündüğüm tek şey ise bir uyarlama bu kadar mı güzel olur yoksa önce kitabı okusaydım filmi yine bu kadar beğenir miydim oldu
son olarak filmimizin oyuncu kadrosuna ayrıca miranda richardson, john c. reilly ve toni collette olduğunu yönetmenimizin filmografisinde de bir de The Reader – Okuyucu olduğunu ekleyip bitireyim

El Laberinto del Fauno – Pan’ın Labirenti

guillermo del toro’dan büyüklere masal tadında film
ilk izlediğimde yarım yamalak izlemiş olsam da çok beğendiğimi, ikinci kez tamamını izlediğimde ise filme aşık olduğumu hemen belirteyim
tabi bir de tam film bitiyor ağlamadım derken kendimi ağlarken bulduğumu
ispanya iç savaşı arka fonunda guillermo del toro’nun hayal gücünü izlediğimiz filmimizde hafızasını kaybetmiş prenses ofelia’nın ancak masum olabildiği takdirde krallığa geri dönmesinin mümkün olabileceği bir yolculuğa çıkıyoruz
bundan sonrası gelsin hayal dünyası, gelsin renk cümbüşü ve de maalesef gelsin ispanya iç savaşı, gelsin faşist üvey baba
bu arada başlığımızı benim ısrarla pen diye okuduğumu ama pan ya da faun olan bu kelimenin anlamının yarı keçi yarı insan orman tanrısı olduğunu da not düşeyim
bir de bundan da tam emin değilim hiç bir yerde de böyle bir şeye rastlamadım ama mercedes’in söylediği ninni zülfü livanelinin sevdalı başım’ına öyle böyle değil acaip benziyor
bir not daha, filmi izledikten sonra duvar kağıdını araken bulduğum bu versiyonu kaç zaman masaüstümü süslediği için afiş olarak bu versiyonunu kullandım

The Namesake –  Adaş

ve listemizin ilk hint filmi
hint filmi deyince öyle ay ay ay diye şarkılı olanlar gelmesin lütfen akıllara çünkü bunun müziklerine hakikten bayıldım hatta eve gelince de indiragandi yaptım bir güzel
filmi nerden bulduğuma geçersek aslında başrol demişler ama kanımca o kadar öne çıkmasa da (çünkü annesiyle babasının hikayesi daha hoş) “harold and kumar”ın (ki onu da neal patrick harris için izlemeye karar vermiştim ama izlediğim kopyası kötü çıktığından izleyememiştim oysa şimdi 3. filmi bile çektiler) kumar’ı kal penn için izlediğim aile bağları üzerine kurulu takrar ediyorum süpersonik müzikleri olan hem romantik, hem acıklı hem de bir o kadar eğlenceli film
(bu arada namesake adaş demekmiş onun da hikayesi şu esas oğlanımızın adı “gogol”)
direkman zihime kazınan bi şey daha süpersonik hint aksanıyla “siğ di vörld, yu vont regrit”(see the world, you won’t regret” dünyayı gör pişman olmazsın gibi çevirince büyüsünü yitiren bir söz)

Planet Terror – Dehşet Gezegeni

resimdeki kızın -ki yönetmenimiz robert rodrigez’in manitası imiş de aynı zamanda- o silahla ateş ettiğini gördüğüm fragmanından beri izlemek istediğim izledikten sonra da freddy rodríguez’e aşık olduğum film
zombiler, uçuşan kollar bacaklar, kan ve elbette ki silahlarla dolu olan filmimizin türünün hem aksiyon, hem korku, hem de komedi olduğunu da belirteyim
filmimizde ayrıca bruce willis’i, fergie’yi, naveen andrews’ı ve quentin tarantino’yu görmek de mümkün
hele bir de çinli nicolas cage var ki aman aman gülmekten koltuktan düşürür cinsten
filmimizin tarantino tarafından çekilen devamı ki devamı demek de yanlış olur kanımca daha ziyade ikilinin çok sevdikleri bu tarzda çektiği filmlerden tarantino’nunki olan “death proof – ölüm geçirmez” ise müzikleri, eski arabaları ve çıplak ayaklarıyla her yerinden tarantino akan bir diğer film

Imprint

aslen korku filmlerini ucuz ve ticari bulduğum için pek izlemesem de cnbc-e’nin “masters of horror” serisinde izlediğim bu takashi miike filmi muhtemelen görüp görebilceğim filmlerin en fenası
zira perili şeytanlı korku filmlerinin aksine işkence üzerine kurulu tamamen psiko bir film
çoğu sahnesini ve benim için soru işareti kalmayacak kadarını öğrendikten sonra gidip yattım ama düşündüğüm tek şey kussam rahatlarım’dı
az önce de wikipedia da özetini okuyup iyce sonunu teyit ettim bu yüzden sadece sağlam mide sahiplerine tavsiye edebileceğim bir film

Interview with Vampire

bu da tom cruise sevdiren cinsten bi film yani herif gerçek vampir olsa anca bu kadar güzel olurdu bir d şunu farkettim ki vampir olmak için siyah saç değil beyaz hatta bembeyaz bi ten gerekiyormuş çünkü misal antonio banderas kendisinin ve bilhassa o simsiyah saçlarının güzelliğine rağmen pek de güzel bir vampir olmamış brad pitt ise filmde adı vampir olan bi şey olmuş filmin sıkıcı tipi yani ama tom cruise hakkaten filmin devamı olsa dedirten bi vampir olmuş hele bi de örümcek adamın mary jane’i -ki o filmler d insanı örümcekadam dan soğutma amacıyla çekilmiş türden- kirsten dunst var ki o da o minicik haliyle çok manyak bi vampir olmuş bu arada yazar kadının başka bi kitabını da okudum ama artık bunun kendisi zaten mi güzeldi yoksa filmi mi güzel oldu bilemiyceğim çünkü onu pek beğenmedim neyse kısaca güzel bi dönem filmi

Chocolat

içi çikolata dolgulu filmimizin müziklerinin çok sevimli kendisinin çok komik olduğunu söyleyerek başlayayım
dediğim gibi adı çikolata olunca filmimizin oyuncular da birbirinden leziz oluyor haliyle
afişten bile sevimliliği taşan, ingiliz hastanın hemşiresi juliette binoche ve yine afişten güzelliği taşan filmde afişteki kadar çok rolü olmasa da ama entelliğin dibine vuran johnny depp
alfred molina ise filmimize eğlence katan aksi belediye başkanı
bir de dertli kadın lena olin var ki juliette binoche ile varolmanın dayanılmaz hafifliğinde oynamışlar daha önce -hoş ben hala izleyemedim onu ama –
mekanımız da fransa olunca gözlere şenlik de tavan yapan bir film olmuş haliyle
senaryomuz ise joanne harris’in aynı adlı romanından uyarlama

Forrest Gump

izlerken gülmekten yarıldığım sonra da bunca zaman nasıl izlememişim diye pişman olduğum film
tom hanks’den başka iki manyak oyunculuk örneği olarak gary sinise’ı ve de kızım olmadan asla’nın annesi sally field’ı bu sefer de forrest’ın annesi olarak görmek mümkün
söylemezsem çatlayacağım bi şey de acaip ötesi siyasi esprilerin ince ince işlendiği bi film olup koskoca “siyasi tarih” dersini 2 saate indirdiği

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s