Madrid

Kayseri’de uçağa binerken aprondaki sararmış çimenlere bakıp Allahım Avrupa’da apron böyle midir hiç diyerek anında memleketimi satmamdan çok değil bir kaç saat sonra Madrid’e indiğimde gördüğüm manzara aynısının ispanyolcası idi. Haliyle buraya  ilk geldiğimde bir Akdeniz ülkesine gelmiş gibi hissedemeyince yaşadığım hayal kırıklığı, bizimkiler aralıkta beni ziyarete gelip de nasıl yeşil değil her yer yeşermiş dediklerinde etrafa alıcı gözle bakmamla anca geçti. Daha sonra şubatta eve gidip geri dönünce yeşil bir Akdeniz ülkesi olduğuna harbi harbi kanaat getirmiş oldum.

Evet geldim, dönecek oldum hala ikinci bir yazı yazamamamın nedeni tembellik olduğu kadar vakitsizlik de. Öyle ki ödevlerin birinin bitip birinin başladığı her girdiğim derste bir ödevin ya da sınavın çıktığı o da yetmedi hocaların maille ödev gönderdiği zamanlarda tek düşündüğüm bu kadar çalışacak olduktan sonra kendi ülkemde oturup KPSS çalışırdım idi. Sonra kendi ülkemde çalışarak bir yere varılmadığını hatırlayınca vazgeçtim bu düşüncemden tabi. Gerçi işin komiği 19 Mayıs için gittiğim elçilikte daha önce Uluslararası İlişkiler okuduğumu ama bakanlığın sınavına hiç de güvenimin olmadığımı söylediğimde müsteşarlardan biri bana o zamanın karanlık olduğunu oysa şimdi durumun iyi olduğunu söyledi, atma Recep, din kardeşiyiz; kaç yıllık ülkemi bana mı anlatacaksın? diyemedim tabi. Haliyle CB’nin hastalığından ötürü zaten her dediğine gerçekten inandığı, kalanların da işte böyle aa vallahi bizim hiç haberimiz yok hep bunlar diyerek işin içinden sıyrıldığı 1984 kafası yaşadığımız bir ülkenin vatandaşı olarak ülkeniz çok güzel diye başlayan cümlenin devamından ama gelmemesini ummak abesle iştigal olurdu. Daha kötüsü ise elbetteki ne olacak bu erdogan? sorusununa ya da erdogan’ı seviyor musun? sorusuna muhattap olmak.

Gittiğim ülke 2. DS sonrasında faşist bir diktatörlük geçmişi olup halen de monarşi ile yönetilen bir ülke olmasına ve kendi vatandaşlarının da şikayet edecek sorunları olmasına karşın ne acı ki kendi ülkemle kıyaslayınca siz antidemokratiklik/faşizm görmemişsiniz dedirtiyor.Gerçi önceleri eksiğimizin demokrasi olduğunu düşünürken dönmeye yakın farkettim ki asıl eksikliğimiz hoşgörü imiş, övüne övüne kinimizin davacısı olacağız diyen zihniyetin yönettiği oy için insanların kutuplaştırıldığı kendinden olmayana saygı duymayan tahammül dahi edemeyen militanlar yetiştirilip insanın insana kırdırıldığı bir ülkeden bahsediyorum sonuçta.

IMG_20160919_153451

IMG_20161013_165837

IMG_20161013_173915.jpg

IMG_20161015_120402.jpg

IMG_20161015_173943.jpgIMG_20161119_160259

Reklamlar

Valencia

Bayram günü sayısında İspanyolların da Türklerden eksik kalır yanı yok açıkçası ama en ilginç olanı sanırım Las Fallas ya da Valencia’nın kendi dilinde söylenen şekliyle Falles. Marangozların kışı uğuralayıp bahara hoşgeldin demek için eski eşyaları yakmalarından çıkan bir şenlik Fallas. Şehrin meydanında gündüz vakti havai fişeklerin patlatılmasıyla başlayan bu şenlikte her köşe başı ahşap, karton ve plastikten yapılan heykellerle süslü. Üzücü olan ise günün ilerleyen saatlerinde hepsinin yakılacak olması.

2017-03-19 14.11.58

Her mahalle kendi heykelinden sorumlu, ayrıca mahalle aralarında paella veren kermes tarzı çadırlar da var. Neden fotoğrafını çekmedim bilmiyorum ama rastladığımız birinde biz de karnımızı doyurduk bir güzel. Hazırlayan kadınlardan öğrendiğime göre paella’nın bizim pilavdan farkı pirincin kavrulmayıp suyun üzerine bırakılması.

2017-03-19 18.14.22

İspanya, Akdeniz ülkesi olsa da denizi görmek Valencia’da kısmet oldu. Tam da havaların ısınmasına denk geldiğimiz bir dönemde gidince günümüzün büyük kısmı Akdeniz’in diğer yakasından bunun diğer ucunda (İtalya ve Yunanistan’dan sonra) bizim ülkemiz mi var? diyerek denizi seyretmekle geçti. Gerçi şimdi düşününce Valencia güneydoğuda yer aldığı için o sırada konum gereği tam karşımda olanın Cezayir olma ihtimali daha yüksek.

2017-03-19 15.43.40

Valencia’nın sanat ve bilim merkezlerinin olduğu bölgeden Pont de l’Assut de l’Or ve L’Àgora,

DSCF0868

ve hemen yanındaki göz şeklinde müze: L’Hemisferic,

DSCF0892

Yakılmayı bekleyen heykel,

2017-03-19 20.36.52

Yanmış bir heykelden geriye kalanlar,

2017-03-19 22.33.09

Uluslararası yiyecek: Sucuk,

2017-03-19 22.36.12

Işıltılı sokaklar,

2017-03-19 22.38.51

Kızarmış hamur topları buñuelos satan bir stand,

2017-03-19 22.43.22

Kuzey İstasyonu,

2017-03-19 22.48.09

Şenlik dolayısıyla gündüz boğa güreşi de düzenleniyor, sağ tarafta da şehri gezen dinozorlar,

2017-03-19 21.57.33

Şehrin ana meydanındaki heykel ise en son yakılıyor, bir tehlikeye yer vermemek için de itfaiye hemen müdahale ediyor.

2017-03-19 23.55.39

Büyük küçük herkesin sokakta kutladığı Fallas’ın tek şikayet edilir yanı kulak düşmanı olması. Gün boyu patlayan çatpatlardan dolayı şenlikten çok iç savaşa benziyor diyebilirim gerçi saatler ilerledikçe de insanın kulaklarında gürültüyü ayırt edecek hal kalmıyor orası da ayrı.

Zaragoza

Aragorn özerk bölgesinin başkenti olan Zaragoza önce Roma ardından da Müslüman kontrolüne geçmiş bir şehir. Hristiyanlar şehri geri aldıktan sonra Müslüman mimarisinde değişiklikler yaparak şehrin kendine has mimari tarzını oluşturmuşlar.

Zaragoza, Pilar festivali döneminde gittiğimiz için haliyle oldukça canlı idi. Biz oradan oraya şehir turu yaparken tüm şehir de rengarenk kostümleriyle içki kamyonlarının ardından turluyordu. Öyle ki akşama doğru herkes üstü başında alkol içinde gezer olmuştu. Paylaşımcı Erasmusların akşam verdikleri kolalı şarap ise sanırım gezinin en acayip şeyi idi.

Ebro Nehri kıyısındaki Pilar Bazilikası,

IMG_20161008_135726

Barlarla dolu ara sokaklar,

IMG_20161008_174129

Amaçsız Fransız balkonu ve grafitileri ile çılgın bina,

IMG_20161008_174420

Saat Kulesi,

IMG_20161008_175758

Belediye binası,

IMG_20161008_180513

Pilar Bazilikası,

IMG_20161008_180631

Bazilikanın içi,

IMG_20161008_184013

Gözetleme Kulesinden bazilika ve meydan,

IMG_20161008_193831.jpg

Santiago Köprüsü,

IMG_20161009_002052

Festivalde dolup taşan sokaklar,

IMG_20161009_003043

Se me hace la boca agua

Efendim, geçen sene beni Türkiye’nin bir ucuna attılar diye dert yanarken bu sene Avrupa’nın bir ucuna gelmiş bulunmaktayım. Açıkçası ikinci üniversitesini okuyup Erasmus yapan sevgili Müjde’ye özenip başladığım bu yolda söylediğim tek şey Madrid’e inene kadar olacağına inanmıyorum idi. Sezim’in internette bulduğu testlerden birinden annen baban olmazsa ölürsün sen gibi bir sonuç almama sebep olan yurt dışında başımın çaresine bakarım’a ve benzeri seçeneklere büyük konuşarak hayır dediğim için olsa gerek felek al o zaman bu da sana kapak olsun dedi herhalde ki buraya gelmiş oldum. Buradan sesleniyorum sevgili felek bu zamana kadar 7 milyar maaşlı bir iş isteyip durdum, bu saatten sonra 7 değil 10 olsa yine istemem.
Bir şeyin en kötü kısmı malum ilk kısmı, haliyle buraya geldiğimde afallamadım desem yalan olur. Öyle ki, sonbaharın yazdan kalma günlerinde geldiğim Madrid’de ilk bir hafta Allahım suyu su değil havası hava değil deyip durdum. Ev aramak için günlerimi geçirdiğim lobi sadece internetin çektiği tek yer değil aynı zamanda sürekli kızartma yaptığını düşündüğüm bir restoranın hemen üstü idi. İçtiğim suyun ise tek özelliği ise elbette en ucuz olması idi.

TL’nin güvenilirliği simgeleyen çapamsı bir sembolü ve sürekli yükselteceğini gösteren dolar/euro’dan arak üst çizgileri olsa da kazın ayağı hiç de öyle değil tabi ki. Paramızın euro karşısında esamesinin okunmuyor oluşu yeni öğrendiğim bir şey değil kuşkusuz, asıl öğrendiğim başka bir şey oldu: Almancıların neden sürekli para muhabbeti yaptığı. Aldığımız her şeyin fiyatını 3,5 la çarptığımız günlerde, ki artık 4 oldu lütfen birileri de euro bozdursun, evle konuşurken sürekli şu bu karar euro; bu şu kadar euro deyip duruyordum. Merak edenler için söyleyeyim Avrupa çok ucuz ama kazancınız euro ise haliyle benim için de ucuz diyemeyeceğim. Belki gelirimiz yok ama neyse ki biz eksik kalmayalım diye hesaplama yöntemini değiştirip kişi başına düşen milli geliri 2000$ daha artırmış bir TUİK var.

Hayır biliyorum kendime teşhisi koymuştum zaten bendeki meslek hastalığı söz bir şekilde siyasete geliyor. Ama burada Türk’üm deyince söz ister istemez oraya geliyor. Benim çocukluğumda bizi fes takıp deveye biniyoruz zannediyorlar diye dert yanılırdı, sağolsun akape hükümeti bu imajı değiştirdi artık herkes bizi her gün birilerin öldüğü bir yer olarak biliyor. Türkiye’deyken sadece kızıyordum şimdi bir de utanır oldum üstüne. Asıl acı durumsa bunu bizim memleketimizde kimsenin görmemesi, bilmemesi, umursamaması. Ta Çin’den mektup arkadaşım geldi onun da dediği aynı laftı. Bir Türk’ün de aynı lafı dediğini duyacak mı bu kulaklar şüpheliyim. Bu arada burada bu gözler de maaşlarını protesto için ana caddeyi evet ana caddeyi kapatan bir grup emekliyi gördü ki bizim ülkede bir protestoda sadece dayak yemek en iyi ihtimal.

Benim için demokrasisi kadar yabancılığın bir diğer göstergesi olan yabanmersininin reçelini almak bir ev bulur bulmaz yaptığım ilk iş oldu. Allahım marmelatın ne olduğunu bilmesem belki demek böyle imiş derdim ama bildiğiniz jöle idi, kavanozu ters çevirdiğimde dökülmüyordu, o decrece.Tamam kahvaltıda reçel olmazsa doyduğumu anlamam diyecek kadar reçel düşkünü değilim ama tam da bıçakla reçel sürmek yerine ekmek banarak reçel yiyen biri için büyük hayal kırıklığı oldu derken benim için Türklüğün göstergelerinden biri olan bol salçalı yemek yapmak için aldığım salçanın ketçaptan daha sıvı çıkması asıl darbe oldu.
Elbette kimsenin kültürüne laf söyleyecek değilim benimkisi daha ziyade anne yemeği özlemi. Biraz da mutfağımızdan başka öveceğim bir şeyimizin kalmayışından. Geleli dört ayı geçmesine rağmen hala jamon’un kokusuna alışamadım mesela, kaldı ki hemen hemen bütün sakatatları yiyen biri olarak bana oldukça ağır geliyor. Jamon’un hemen her şeye girmesi de haliyle yiyecek seçimini daraltan bir etmen oluyor gerçi zaten de paella ve tortilla’dan başka bir yemekleri de yok gibi. Deniz ürünleri yemeyi seviyorlar, karidesli kuru fasulye gördüm bir dergide mesela, kalamarı her yerde bulmak mümkün bir de göze hitap etmese de oldukça lezzetli bir balıkları var merluza diye. Genel olarak tercihleri bira olsa da bir de Sangría’ları var.

Laf ettiğime bakmayın, klasik bir Türk olarak için bizim pilavla kıyasladığım paella da, aman patatesli omlet işte dediğim tortilla da güzel gerçekten, Sezim babamın yaptığının daha güzel olduğunu söyledi orası ayrı.

img_20161029_150945

Üstteki mantıkla bizim tulumbanın çikolatalısı olan churro ise görünüş olarak benzese de, ki Valor’unkinin görüntüsü bile benzemiyor, yiyiş şekli itibariyle biraz farklı.

img_20161210_154337

Gerçi bizde çikolatalı lokmanın hem şerbeti hem çikolatası olsa da şu da biraz bizim Adana Burmanın çikolatalısı diyebileceğim bir şey, ilk aldığıma ezdim herhalde demiştim ama aslı böyle önce uzun.

Bunlar haricinde Madrid’in simgesi olan, fotoğraftaki ayının yediği, bizim dağ çileği ya da ağaç çileği dediğimiz madroño,  bir de buraya özgü çerimoya var, Mark Twain dünyanın en leziz meyverinden biri demiş kendileri için.

2016-11-07-22.23.38.jpg.jpg

Tek şikayetim ise hamur işlerinin tatlı, abur cuburlarının da çeşidinin az olması.

Ya da yanlış olmasın şöyle diyeyim balıklı ya da jamonlu empanada’ları, Meksika’dan ithal nacho ve taco’ları, tereyağlı kruvasanları var ama simit, poğaça, kete görmüş insanı kesmiyor tabi, çeşit çeşit çikolata var ama şölen luppo, eti tutku, ülker probis, torku turtacık gibi bir şeyleri yok, hayır burada geçinmek zor dediysem de reklam yapmak için bir şey almadım.

Sevgili Müjü’nün aldığım her yoğurdun tatlı çıkmasından bıktım dediği gibi, yoğurt demişken ayran ya da mantı yok belki ama dondurması var gayet güzel, ben de tatlı düşkünü biri olarak bıktım yeminle. Bunu yazarken bir yandan da çikolata ve bizimkilerin getirdiği kayısı pestilini yiyor aburuk cuburukları açsam mı diye düşünüyor masanın üzerinde duran iğde ile keşişiyorum ama bıkmamın sebebi de bu zaten şekerin yedikçe vücudun bunu yakmak için uğraşması akabinde de daha çok şeker yeme isteği olarak dönmesi kısır döngüsüne sıkışmış durumdayım.

ımg_20161020_154027.jpg.jpg

Hele de önce cadılar bayramı ardından noel üstüne de yılbaşı olunca çikolata ve şekerlemeden yana oldukça zengin bir kış geçirdim. Bizim bayramların şeker çikolata lokum üçgeni gibi burada da bademden yapılan mazapán, bademle yapılan polvorón ve içinde badem olan turrón üçgeni var mesela.

Sinem içim kıyıldı yeminle, yediğin içtiğin senin olsun gezdiğini gördüğünü anlat dedirttiğimin farkındayım. Asıl niyetim her şeyden bahsettiğim bir yazı yazmaktı ama nasıl böyle oldu ben de anlamadım.

Darbe ya da yerli komediler daha ne kadar kötü olabilir?

Balkonda çayımızı içip de içeri geçince annem seslendi gelin bir şeyler olmuş diye. Cinali’nin kalkışma gibi ilk defa duyduğum bir sözcükle ekranları doldurduğu anlarda alttaki son dakika: darbe oldu manşetlerinin ilk olarak aklıma getirdiği “kesin cemaatçiler yapmıştır” oldu.

TSK’yı darbeci gibi göstermek için cemaatçilerin darbe yapacağı zaten akape iktidarının laiklik karşıtı, anayasa karşıtı, bölücülük yanlısı her eyleminden sonra darbe mi geliyor sorusuna cevap olarak söylenen şeylerdi. Kaldı ki kaç zamandır bırakın irticadan tek bir kişinin bile atılmadığını cemaate ağır laflar edilen son bir kaç yılda dahi TSK’da neden cemaate yönelik hiç bir temizliğin yapılmadığı da yine dinleyenler için tekrarlanan sorulardandı.

Akabinde kanalları gezip de normal şartlar altında benimle aynı şeyi savunması mümkün olmayan havuz medyası da, ki artık ana akım medyayı oluştuyorlar, camaat darbe yaptı deyince işin içinde başka bir iş olduğu belli olmuş oldu. Mağdur görünmek için en sonunda darbe de yaptırdı, zaten kaç gündür ortada da yoktu demek ki bununla uğraşıyormuş, hoş çıkıp bize darbe yapıldı dese evet bize darbe yapıldı diyecek potansiyelde seçmeni var ne diye bu kadar uğraştı o zaman, dış destek için herhalde derken TRT’de darbe bildirisi okunmaya başlandı. Gerçi bildiri okunurken hafiften tırsıp şu herif ahir ömrümde bana darbeyi de yaşattı ya dediğim sırada bu yokluğunu kaçmış olmasına yormuş yeni aldığı 150.000 liralık antikaları kullanamayacak diye eminanım için de üzülmüştüm açıkçası.

Buradan sonraki garipliklerin ise hangi birini hangi sırayla yazayım inanın bilemiyorum.

Darbe görmüş ev ahalisinin bildiği benim de Uluslararsı İlişkiler okurken derste gördüğüm gibi oluşacak tepkiyi azaltmak ve oldubittiye getirmek için darbeler sabaha karşı yapılır.

Herkesin sokaklarda olduğu sırada sokağa çıkma yasağı ilan eden bu darbeciler ise yürek mi yemişlerse artık neredeyse güneş batar batmaz darbe yapıp sıkıyönetim ilan ettiler. Burada darbenin aslında sabaha karşı olacağı ama deşifre oldukları için erkene alındığı iddiası var ama sanırım eylem yapılmadıkça intihar bombacısını yakalayamayız diyen Davutoğlu zihniyetinden birilerine deşifre oldular ki darbelerini yapıp öyle yakalandılar.

Darbecilerin isim olarak seçtiği Yurtta Sulh Konseyi ise hımm demek ki Atatürkçüler yapmış dedirtmek için seçildiği apaçık ortada olan bir isimdi bu arada.

Normal şartlar altında darbe anında el konulacak ilk yerin meclis olması beklenirken bunlar darbeyi Ulaştıma Bakanlığı’na mı yapmaya niyetlendiler yoksa Cinali’yi hala UB olarak mı görüyorlardı bilmem ama bir adet havaalanı ile bir adet köprüyü o da tek taraflı olarak kapattılar. Üstüne de gidip meclisi bombaladılar normal şartlar altında bir darbenin amacı o meclise/yönetime el koymakken.

Bildiri okunduktan sonra ise aklıma iki silahıyla CB’yi koruyacak olan jöleli ile kefenini giyip gelenlerin nerede olduğu geldi. CB’de soruma cevap olsun diye oldukça tuhaf bir yoldan, telefondan, çıkıp milleti sokağa çağırdı. Üst düzey kadrolarının ortak paydası olan dinciliği bir kenara koyarsak akape genel olarak bir ideoloji partisi değil, çıkar partisi. Haliyle gerçek bir darbe olmuş olsaydı normal şartlar altında hepsinin darbecilere yağ yakıp aman ne güzel de kurtadılar bizi diyeceğinden emindim. Oysa hepsi kapı ardında bekliyormuşçasına sokağa döküldü. Daha önce esnaf yeri geldiğinde polistir diyerek sivil halkın üzerine sivil halkı saldırtmakta bir sakınca görmeyen CB bu sefer de askerin üzerine önce polisi sonra da IŞİD zihniyetli militanlarını saldırtıp köprüde kafa kestirtmekte de bir sakınca görmedi maalesef. Haliyle demokrasiden anladıkları bu olan güruhun sözde demokrasi nöbetini CB’nin evinin önünde tutmalarına da şaşıramıyorum ya da bu partiden milletvekili seçilen/atanan şarkıcının nöbete katılmak için para istemesine.

Bu arada benim artık koptuğum yer CB’nin telefondan bağlandığı ilk görüşmede çıkıp benim bir şeyden haberim yoktu demesi oldu. Suçlunun ortada bir şey yokken ben yapmadım demesi gibi CB de bunu neden söyleme ihtiyacı duydu/ağzından kaçırdı bilemiyorum. Daha önce darbe yapmadığım için bilmiyorum tabi belki de normal şartlar altında müsaitseniz bu akşam darbe yapacağız diyerek oluyordur bu işler, belki müsait artık harif meşrep kadın olduğu için darbeciler CB’ye hakaretten yargılanmak istememiş de olabilirler.

Yaşanan bir diğer saçmalık ise CB ayrıldıktan sonra kaldığı yerin bombalanması oldu. Önce telefondan sonra kaldığı yerin önünden canlı yayına çıkan CB’nin evi o ayrıldıktan sonra bombalandı. Keşke yürek yiyen darbeciler keşke biraz da beyin yeselerdi.

Camilerin siyasete alet edilmesinin ayyuka çıkıp imamların il/ilçe başkanı gibi çalıştığı, şimdi haklarını da yemeyeyim çoğu partide bu kadar kısa zamanda böyle bir teşkilatlanma olmaz, ve sivil halkın gidip eli silahlı askerleri yakaladığı geceden sonra ise artık herşeyin sorumlusu FETÖ oldu, ardından da aman nasıl buraya sızmışlar aman nasıl kandırıldıklar birbirini kovalamaya başladı. E biz niye kandırılmadık? Bu ülkede kafası çalışan bir tek solcular mı? Bu sağcıların kafası bir tek kirli/akçeli işlere mi basıyor gibi cevabı kendinde olan bir soru sormak abesle iştigal etmek olsa gerek. Oysa hepsinin de çok iyi bildiği gibi sızma değil yerleştirme vardı. Normal şartlar altında iş istese kapıdan kovulacak insanların en kritik yerlere gelmesi/atanması vardı. Sonunda da gücün paylaşılamaması yüzünden çıkan kavga vardı. Ama zamanında aman Feto şöyle okul yaptırıyor aman böyle öğrenci okutuyor diyenler bu işin de mağduru olup çıktılar. Bitsin bu hasret diyerek Fethullah çağıranlar Feto iade edilsin demeye başladı. İşin komik yanı ise aralarının bozulduğu 17-25 Aralık’tan sonra dahi Amerika’dan iadesinin istenmediği gibi SGK’dan emekli maaşının dahi verilmeye devam ettiği ortaya çıktı. Hayır onca para dönüyor elinde üç kuruşluk emekli maaşına niye tamah etmiş asıl orası merak ettiğim.

Bir de deniyor ya koca koca okumuş yazmış insanlar nasıl kandı diye, hayır zaten o adamlar bunun peşinden gittikleri için o koca koca mevkilere geldiler. Bu yüzden yukarıda dediğim gibi de iş istese kapının yeri gösterilecek insanların bir yerlere gelmek için sırtını o ya da bu cemaate vermesini, tek becerisi başına türban takmak olan rektör vardı örneğin, ya da getirdiği ranttan dolayı akçeli işleri olanların bu Feto’ya bağlılığını haydi bir derece anladım diyeyim ama bu ilkokul mezunu bile olmayan kişinin lafları zamanında nasıl ciddiye alınmış asıl orası anlamadığım yer. Rüyasında peygamberle konuştuğunu söyleyip oy isteyen, RTE beni büyüyle öldürtmek istedi diyen kişiden bahsediyorum burada, normal şartlar altında meczup herhalde denmesi gereken zihniyetin peşinden gidenlere emanet edildi bunca zaman bu devlet. Gerçi al birini vur ötekine, ülkenin başkentini yöneten kişi de FETÖ’nün insanları üç harflilerle etki altına aldığına inanıyormuş, daha neyin lafını ediyorsam.

Darbenin bastırılmasından sonra ise nihayet cemaate yönelik operasyonlar başladı. Yakalananlar birer birer ötmeye başladı; hocaefendiler feto, hizmet hareketi fetö oldu. İlk başta nasıl hemen öttüler böyle dememe rağmen yukarıda da dediğim gibi bunlar ideoloji değil çıkar grubu haliyle şaşırmamak gerek satmalarına/dönmelerine. Hoş şimdiye kadar bilinmeyen bir şey duymadık itiraflardan ama en azından yaptıklarının yanına kar kalıp hiç bir şey olmamışçasına eski hayatlarına/mevkilerine dönmelerini sağlayacak gibi görünüyor. Bu ülke pişman değilim diyen teröristin pişmansındır denilerek affedildiğini gördü bunlar affedilmiş çok mu?

İşin en komik yanı akapelilerin Türk bayrağı istismarı oldu derken üstüne bir de parti binalarına Atatürk posteri asıp sömürüde de hiç bir sınır tanımadıklarını gösterdiler. Sınır tanımadıkları bir diğer şey ise en hafif olarak terbiyesizlik diyececeğim gecenin bir yarısı bangır bangır arabesk/pop dinleyerek geçenlerle mehteran, dombıra bozması seçim şarkısı ve ölürüm Türkiyem ile giriştikleri yarış oldu.

İşin en acı yanı ise sözde darbenin ardından gelen karşı darbe oldu. Sanki darbeyi asker yapmışçasına fatura askeriyeye kesildi. Ordu-millet olan Türkler, ordusu küçük düşürülmüş yok edilmiş bu millet oldu. Darbe bahane ohal şahane KHK’larla istediğimi yaparım oldu. Darbe bahane rant şahane askeri okulların kapatılması kışlaların şehir dışına çıkarılması oldu. Darbe bahane onu buraya şunu oraya bağlama şahane her yer bende olsun bunun adına da demokrasi densin oldu. Darbe bahane Milli Savunma Üniversitesi şahane kışlaya dinciğisoktuk başa çıkamadık en iyisi sadece kendi imamalarımızı sokalım oldu. Darbe bahane görevden alma şahane fetöcü diye akape karşıtlarının ayıklanması oldu, cemaatçilerin de akapeci olup döneceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Ve de en fenası Darbe bahane %50 şahane artık demokratik yollarla bile hiç bir yere gitmem oldu. Ne diyor TDK darbe için “… demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme … işi”

Evet bu darbe belki basit senaryosu ve olmayan oyunculuğu ile yerli komediler daha ne kadar kötü olabilirin cevabı olabilir ama bir şey en çok kime yaradıysa fail odurdan yola çıkacak olursak üstteki ile yarışacak bir ihtimal daha var. O da parti içi muhalefetin, olaylı tüzük değişikliğinin ve kongre isteklerinin bir anda ortadan yok olduğu mehepenin Bahçeli’si.

В каком году вы пошли в школу?

Rusça dersinde sayıları işlerken bana gelen soru okula hangi yıl gittiğim oldu, kabaca doğduğum yıla 7 ekleyip 1994 deyince, ki sonradan düşününce ’93-’94 eğitim yılıydı,nıf arkadaşlarımdan biri ben daha doğmamışım bile dedi.

Ben suyun 100°’de kaynadığını öğrenirken sınıf arkadaşlarım suya mu diyordu diye takılmama rağmen şaka bir yana bu sene beklediğimden iyi geçti. Açıkçası önceleri biraz yaş farkından biraz da dilcilerden çekindiğim için tekrar öğrenci olmak gözümde büyüse de, dersler her zaman olduğu gibi işin en kolay kısmı olduğunu zamanla kanıtladı bkz: babam sponsor olsun ömür boyu okurum. Dilcilerle elbette, bir derdim yok ama hem eşit ağırlık çıkışlı olup dil okuyacağım için endişeliydim hem de genel olarak dilcilerin özenti olduğunu düşünüyordum. İşin ilginci sınıfın neredeyse yarısı zaten dilci olmadığı gibi olanlar da özenti değildi. Eh, iyi kötü ortak nokta bulduktan sonra yaşın da bir anlamı kalmıyor. Sağolsunlar, sınıftakilerin yaşımı her söylediğimde hiç göstermiyorsun demelerinin de payı yadsınamaz elbette.

Ayrıca ister mesleki deformasyon deyin ister aşırı miktarda ders notu yüklemesi artık her şeye çeviri gözüyle bakar oldum. Sırf, kültürlerin aslında birbirinin çevirisi olduğu teorisi bile çevirinin ne kadar heyecan verici olduğunu anlatmaya yeter, çevirmenlik de dünyanın en eski meslekleri listesinde rahat yarışır hatta, tabi kendisini görmek isteyen insanların gökyüzüne uzanan bir kule inşaat etmesine kızan Tanrı’nın insanları dillere ayırdığı Babil Kulesi efsanesini bir kenara bırakırsak -gerçi bu efsane de dillerin farklı olsa da kültürlerin aynı olduğunu anlatması bakımından bu teoriyi doğrulamış da oluyor bir bakıma. Ki bunu sadece aynı dil ailesinin dilleri için ya da kendi ülkem için söylemek gerekirse dublaj Türkçe’si ile şahtı şahbaz olan küçük Amerika’lığımıza (konumuz dil olduğu için Amerika’dan ithal politikaları falan yazmıyorum şimdi) dayanarak söylemiyorum, tamamen kültüre özgü deyimlerin (Don’t make clothes for a not yet born baby.- Doğmamış çocuğa don biçilmez.) başka dilde aynı şekilde olması tesadüften öte olsa gerek.

Haliyle bu aralar kendimi sürekli olarak vayy ne güzel çevrilmiş böyle! ile Allahım Allahım, böyle mi çevrilir? derken buluyorum. Her ne kadar çevirinin iyisi ya da kötüsü olmaz diye görmüş olsak da söz konusu dersi 1. dönem CB, 2. dönem de BA ile geçtiğim için iyi çeviriye örnek vermekte bir sakınca görmüyorum:

Mabel - Gravity Falls
Mabel burada değil, kazakistan’a gitti. [Esrarengiz Kasaba]

Meslektaşlarımı kötü çeviri ile suçlamak elbette yapacağım bir şey değil ama aydınlatıcı olması bakımından chicken translation örneği olarak kötü siyasetlerine meze edip “Bizim en yeni şehrimiz, Nevşehir” diyen eski BB’yi ve Akdeniz’e “White Sea” diyen CB’yi anmak yeterli olacaktır bence.

Belirtmekte fayda var çevirinin iyi ya da kötü olarak nitelendirilmemesinin sebebi her çevirinin aslında bir çevirmen tercihi olması. Ve yine belirtmekte fayda var ki metnin akışı içinde araya girip ayrıntılı bilgi verme ihtiyacı, çevirmenin okuyucunun seviyesini kendinden aşağıda görüp açıklama yapma gereği hissetmesinin göstergesi. İstesem böyle örneği de denk getiremezdim yalnız.

Soracak olursanız eğer peki çeviri eleştirisinde ölçüt ne diye, onu da söyleyeyim “eşdeğerlilik”. Yani, çevirmen kaynağa yakın bir çeviri yapmışsa bu yeterli bir çeviri olarak görülüyor; yok erek kültüre yönelik bir çeviri ise yapılan, bu sefer de çeviri kabul edilebilir olarak nitelendiriliyor.

Dediğim gibi bu aralar gri hücrelerim sürekli olarak tercüme alarmında olduğu için haliyle düşünmeden edemedim, acaba bundan önce de her muhabbetimin bir şekilde siyasete varması da yine böyle mesleki deformasyondan dolayı mıydı diye. Yoksa ne diye iş için girdiğim mülakatta dahi siyaset konuşayım. Hadi en iyi ihtimalle algıda seçicilik olsun ama insanlar aşağılanır dövülürken taciz edilir tecavüze uğrarken gençliğine doyamadan öldürülür katledilirken bunun sorumlusunu siyasette aramamak da olsa olsa akli deformasyon olur herhalde. (Daha yaygın kullanımı ile: basiret bağlanması ya da akıl tutulması)

Ya da bilmiyorum belki de asıl mesleki deformasyon “mesleki duyarsızlık”tır, meslekte sürekli olarak karşılaşılan olaylara karşı oluşan duyarsızlık, tepkisizlik yani. TDK’da kendine yer bulamadığı için ben de kesin bir şey diyemiyorum.

Kafa karıştırıcı olduysa açıklayıcı olması için yine her şeyin en iyisini bilen adam CB’den örnek vermek sanırım yerinde olacaktır. Elini sallasan bölücü ya da dinci terör olan ülke CB’si kendisi değilmiş gibi arabasını uçağa atıp ülke ülke gezmenin, bayram kutlatmayıp kızına düğün yapmanın ve hatta hatta kendi ülkesindeki şehit cenazelerine bile gitmezken, elini tabuta koyup şov yaptığı tören hariç, damadını, torununu, imamını falan toplayıp sanki devlet meselesiymişçesine kaç bin km ötedeki cenaze törenine gitmesinin nasıl mantıklı bir açıklaması olabilir?

Nerede kalmıştık?

Efendim hiç hesapta yokken geldiğim Edirne’den nihayet merhaba diyebiliyorum. Bu kadar geç kalmamın bir nedeni evet tembellik ama bir nedeni de yazının yanında servis edebileceğim, Selimiye Cami dahil, hiç bir fotoğrafın olmamasıydı, asıl aklımdaki “Acar Muhabir Sinem” serisine yeni bir yazı eklemekti çünkü. Kaç kere niyetlenmiş olsam da hadi bari yılın son yazısı olsun bu gazıyla başlıyorum bir kez daha.

Ufka bakınca belli bir mesafeden sonra bir şey görememenizin dağlardan değil de dünyanın yuvarlak olmasından kaynaklandığı bir yer Edirne. Yazın ayçiçekleri ile dolu olan bu ovalar kışın da rüzgarın her yerden rahatça esmesine olanak sağlıyor. Meriç ve Tunca Nehirleri de sağolsunlar nemleriyle sıcağın sıcak, soğuğun soğuk olmasına oldukça katkı sağlıyorlar.

Kent merkezine geldiğimde ilk dikkatimi çeken sokakların temiz ama evlerin kirli olduğu idi, daha sonra da Sezim’in yirmilik dişi için hastane ararken ve bana kalacak yer aramak için dolaşırken de bu tespitimi onaylama imkanı buldum. Edirne’de çok fazla ve çok güzel tarihi bina bulunmasına rağmen sizin de tahmin edeceğiniz üzere kirli görünenler onlar değil “modern” binalardı. Belki alıştığımdan, belki semtinde göre daha temiz binalar olma ihtimalini düşündüğümden artık o kadar da kirli görünmüyorlar sanki.

Edirne’ye gelirken badem ezmesi yer kavalaları götürür ciğere de gömülürüm diye hayaller kursam de taş yerinde ağır lafı boşuna söylenmemiş. 2015 itibariyle badem ezmesinin kilosu 48 lira, ciğerin porsiyonu 16 lira.

Yaprak Ciğer - Aydın Tava Ciğer [Edirne]
Kendi tabağını bitirip annesininkini de yiyen SinemYanında verilen ciğer biberi ve biber sosu ile servis edilen Edirne ciğeri Arnavut ciğerinden biraz daha farklı, yaprak şeklinde haliyle daha ince ve daha çıtır, çarşıda, ki Saraçlar oluyor muhitin adı, ciğer satmayan lokanta hemen hemen yok gibi öyle ki parfümeri dükkanı dahi ciğer kokabiliyor.
Yine ciğerden mi bilmem ama buranın kedileri de küçük bir köpek boyutuna ulaşmış, mafya gibi dolaşıyorlar ortada. Burada gördüğüm tek küçük kediler yavru olanlar, yurdun bahçesindekilerden tutun sokaktakilere kadar hepsi şişman.

Şişman kedilerden sonra ise buranın da kuşu bunlarmış dedirtecek kadar çok karga var. Selimiye’de, gagasıyla kıramadığı cevizi kırılsın diye yere atan bu sırada da cevizi gözetleyen diğer kargalardan da kaçırmaya çalışan karga belgeseline denk geldim mesela. Oda arkadaşım Seda, pencerenin pervazına kalan ekmekleri ufalamasaydı güvercinin de olduğunu öğrenemeyecektim. Çarşıda ise martı bile görmek mümkün -bu kadar çok çarşı vurgusu yapmamdan anlaşılıyor olsa gerek şehrin ne kadar dışında kaldığımız-.

Kaldığımız demişken onu da söyleyeyim KYK’nın yurdu kampüsün hemen yanında, odaların 8 kişilik olmasının haricinde Ankara’da kaldığım zamana göre koşullar biraz daha iyi olmuş. Örneğin internet satılırken bedava ve sınırsız olmuş, yemek yardımı hem hafta sonu da olmuş hem de artmış ki kahvaltıda sadece poğaça alınabiliyordu vaktiyle ve de odalara buzdolabı konmuş ki yine vaktiyle soğuk suyu ancak kışın ve poşete koyduğumuz şişeyi pencereden sarkıtıp soğumasını bekledikten sonra içerebiliyorduk. Ne çekmişiz yalnız.

Akademik Yıl Açılış Töreni - Rektör ve Fakülte Birincileri.jpg

Okula geçecek olursak, fakülteye birinci olarak giriş yapıp akademik yılın açılış töreninde sahneye çıkmak gurur verici, eh yeni şeyler öğrenmek de kuşkusuz heyecan verici, özellikle de h’yi n, n’yi p, p’yi r, r’yi g, g’yi d okuduğumuz dil olan Rusça ile ilişkimiz, ama evden uzak olmasak da iyi idi!