Darbe ya da yerli komediler daha ne kadar kötü olabilir?

Balkonda çayımızı içip de içeri geçince annem seslendi gelin bir şeyler olmuş diye. Cinali’nin kalkışma gibi ilk defa duyduğum bir sözcükle ekranları doldurduğu anlarda alttaki son dakika: darbe oldu manşetlerinin ilk olarak aklıma getirdiği “kesin cemaatçiler yapmıştır” oldu.

TSK’yı darbeci gibi göstermek için cemaatçilerin darbe yapacağı zaten akape iktidarının laiklik karşıtı, anayasa karşıtı, bölücülük yanlısı her eyleminden sonra darbe mi geliyor sorusuna cevap olarak söylenen şeylerdi. Kaldı ki kaç zamandır bırakın irticadan tek bir kişinin bile atılmadığını cemaate ağır laflar edilen son bir kaç yılda dahi TSK’da neden cemaate yönelik hiç bir temizliğin yapılmadığı da yine dinleyenler için tekrarlanan sorulardandı.

Akabinde kanalları gezip de normal şartlar altında benimle aynı şeyi savunması mümkün olmayan havuz medyası da, ki artık ana akım medyayı oluştuyorlar, camaat darbe yaptı deyince işin içinde başka bir iş olduğu belli olmuş oldu. Mağdur görünmek için en sonunda darbe de yaptırdı, zaten kaç gündür ortada da yoktu demek ki bununla uğraşıyormuş, hoş çıkıp bize darbe yapıldı dese evet bize darbe yapıldı diyecek potansiyelde seçmeni var ne diye bu kadar uğraştı o zaman, dış destek için herhalde derken TRT’de darbe bildirisi okunmaya başlandı. Gerçi bildiri okunurken hafiften tırsıp şu herif ahir ömrümde bana darbeyi de yaşattı ya dediğim sırada bu yokluğunu kaçmış olmasına yormuş yeni aldığı 150.000 liralık antikaları kullanamayacak diye eminanım için de üzülmüştüm açıkçası.

Buradan sonraki garipliklerin ise hangi birini hangi sırayla yazayım inanın bilemiyorum.

Darbe görmüş ev ahalisinin bildiği benim de Uluslararsı İlişkiler okurken derste gördüğüm gibi oluşacak tepkiyi azaltmak ve oldubittiye getirmek için darbeler sabaha karşı yapılır.

Herkesin sokaklarda olduğu sırada sokağa çıkma yasağı ilan eden bu darbeciler ise yürek mi yemişlerse artık neredeyse güneş batar batmaz darbe yapıp sıkıyönetim ilan ettiler. Burada darbenin aslında sabaha karşı olacağı ama deşifre oldukları için erkene alındığı iddiası var ama sanırım eylem yapılmadıkça intihar bombacısını yakalayamayız diyen Davutoğlu zihniyetinden birilerine deşifre oldular ki darbelerini yapıp öyle yakalandılar.

Darbecilerin isim olarak seçtiği Yurtta Sulh Konseyi ise hımm demek ki Atatürkçüler yapmış dedirtmek için seçildiği apaçık ortada olan bir isimdi bu arada.

Normal şartlar altında darbe anında el konulacak ilk yerin meclis olması beklenirken bunlar darbeyi Ulaştıma Bakanlığı’na mı yapmaya niyetlendiler yoksa Cinali’yi hala UB olarak mı görüyorlardı bilmem ama bir adet havaalanı ile bir adet köprüyü o da tek taraflı olarak kapattılar. Üstüne de gidip meclisi bombaladılar normal şartlar altında bir darbenin amacı o meclise/yönetime el koymakken.

Bildiri okunduktan sonra ise aklıma iki silahıyla CB’yi koruyacak olan jöleli ile kefenini giyip gelenlerin nerede olduğu geldi. CB’de soruma cevap olsun diye oldukça tuhaf bir yoldan, telefondan, çıkıp milleti sokağa çağırdı. Üst düzey kadrolarının ortak paydası olan dinciliği bir kenara koyarsak akape genel olarak bir ideoloji partisi değil, çıkar partisi. Haliyle gerçek bir darbe olmuş olsaydı normal şartlar altında hepsinin darbecilere yağ yakıp aman ne güzel de kurtadılar bizi diyeceğinden emindim. Oysa hepsi kapı ardında bekliyormuşçasına sokağa döküldü. Daha önce esnaf yeri geldiğinde polistir diyerek sivil halkın üzerine sivil halkı saldırtmakta bir sakınca görmeyen CB bu sefer de askerin üzerine önce polisi sonra da IŞİD zihniyetli militanlarını saldırtıp köprüde kafa kestirtmekte de bir sakınca görmedi maalesef. Haliyle demokrasiden anladıkları bu olan güruhun sözde demokrasi nöbetini CB’nin evinin önünde tutmalarına da şaşıramıyorum ya da bu partiden milletvekili seçilen/atanan şarkıcının nöbete katılmak için para istemesine.

Bu arada benim artık koptuğum yer CB’nin telefondan bağlandığı ilk görüşmede çıkıp benim bir şeyden haberim yoktu demesi oldu. Suçlunun ortada bir şey yokken ben yapmadım demesi gibi CB de bunu neden söyleme ihtiyacı duydu/ağzından kaçırdı bilemiyorum. Daha önce darbe yapmadığım için bilmiyorum tabi belki de normal şartlar altında müsaitseniz bu akşam darbe yapacağız diyerek oluyordur bu işler, belki müsait artık harif meşrep kadın olduğu için darbeciler CB’ye hakaretten yargılanmak istememiş de olabilirler.

Yaşanan bir diğer saçmalık ise CB ayrıldıktan sonra kaldığı yerin bombalanması oldu. Önce telefondan sonra kaldığı yerin önünden canlı yayına çıkan CB’nin evi o ayrıldıktan sonra bombalandı. Keşke yürek yiyen darbeciler keşke biraz da beyin yeselerdi.

Camilerin siyasete alet edilmesinin ayyuka çıkıp imamların il/ilçe başkanı gibi çalıştığı, şimdi haklarını da yemeyeyim çoğu partide bu kadar kısa zamanda böyle bir teşkilatlanma olmaz, ve sivil halkın gidip eli silahlı askerleri yakaladığı geceden sonra ise artık herşeyin sorumlusu FETÖ oldu, ardından da aman nasıl buraya sızmışlar aman nasıl kandırıldıklar birbirini kovalamaya başladı. E biz niye kandırılmadık? Bu ülkede kafası çalışan bir tek solcular mı? Bu sağcıların kafası bir tek kirli/akçeli işlere mi basıyor gibi cevabı kendinde olan bir soru sormak abesle iştigal etmek olsa gerek. Oysa hepsinin de çok iyi bildiği gibi sızma değil yerleştirme vardı. Normal şartlar altında iş istese kapıdan kovulacak insanların en kritik yerlere gelmesi/atanması vardı. Sonunda da gücün paylaşılamaması yüzünden çıkan kavga vardı. Ama zamanında aman Feto şöyle okul yaptırıyor aman böyle öğrenci okutuyor diyenler bu işin de mağduru olup çıktılar. Bitsin bu hasret diyerek Fethullah çağıranlar Feto iade edilsin demeye başladı. İşin komik yanı ise aralarının bozulduğu 17-25 Aralık’tan sonra dahi Amerika’dan iadesinin istenmediği gibi SGK’dan emekli maaşının dahi verilmeye devam ettiği ortaya çıktı. Hayır onca para dönüyor elinde üç kuruşluk emekli maaşına niye tamah etmiş asıl orası merak ettiğim.

Bir de deniyor ya koca koca okumuş yazmış insanlar nasıl kandı diye, hayır zaten o adamlar bunun peşinden gittikleri için o koca koca mevkilere geldiler. Bu yüzden yukarıda dediğim gibi de iş istese kapının yeri gösterilecek insanların bir yerlere gelmek için sırtını o ya da bu cemaate vermesini, tek becerisi başına türban takmak olan rektör vardı örneğin, ya da getirdiği ranttan dolayı akçeli işleri olanların bu Feto’ya bağlılığını haydi bir derece anladım diyeyim ama bu ilkokul mezunu bile olmayan kişinin lafları zamanında nasıl ciddiye alınmış asıl orası anlamadığım yer. Rüyasında peygamberle konuştuğunu söyleyip oy isteyen, RTE beni büyüyle öldürtmek istedi diyen kişiden bahsediyorum burada, normal şartlar altında meczup herhalde denmesi gereken zihniyetin peşinden gidenlere emanet edildi bunca zaman bu devlet. Gerçi al birini vur ötekine, ülkenin başkentini yöneten kişi de FETÖ’nün insanları üç harflilerle etki altına aldığına inanıyormuş, daha neyin lafını ediyorsam.

Darbenin bastırılmasından sonra ise nihayet cemaate yönelik operasyonlar başladı. Yakalananlar birer birer ötmeye başladı; hocaefendiler feto, hizmet hareketi fetö oldu. İlk başta nasıl hemen öttüler böyle dememe rağmen yukarıda da dediğim gibi bunlar ideoloji değil çıkar grubu haliyle şaşırmamak gerek satmalarına/dönmelerine. Hoş şimdiye kadar bilinmeyen bir şey duymadık itiraflardan ama en azından yaptıklarının yanına kar kalıp hiç bir şey olmamışçasına eski hayatlarına/mevkilerine dönmelerini sağlayacak gibi görünüyor. Bu ülke pişman değilim diyen teröristin pişmansındır denilerek affedildiğini gördü bunlar affedilmiş çok mu?

İşin en komik yanı akapelilerin Türk bayrağı istismarı oldu derken üstüne bir de parti binalarına Atatürk posteri asıp sömürüde de hiç bir sınır tanımadıklarını gösterdiler. Sınır tanımadıkları bir diğer şey ise en hafif olarak terbiyesizlik diyececeğim gecenin bir yarısı bangır bangır arabesk/pop dinleyerek geçenlerle mehteran, dombıra bozması seçim şarkısı ve ölürüm Türkiyem ile giriştikleri yarış oldu.

İşin en acı yanı ise sözde darbenin ardından gelen karşı darbe oldu. Sanki darbeyi asker yapmışçasına fatura askeriyeye kesildi. Ordu-millet olan Türkler, ordusu küçük düşürülmüş yok edilmiş bu millet oldu. Darbe bahane ohal şahane KHK’larla istediğimi yaparım oldu. Darbe bahane rant şahane askeri okulların kapatılması kışlaların şehir dışına çıkarılması oldu. Darbe bahane onu buraya şunu oraya bağlama şahane her yer bende olsun bunun adına da demokrasi densin oldu. Darbe bahane Milli Savunma Üniversitesi şahane kışlaya dinciğisoktuk başa çıkamadık en iyisi sadece kendi imamalarımızı sokalım oldu. Darbe bahane görevden alma şahane fetöcü diye akape karşıtlarının ayıklanması oldu, cemaatçilerin de akapeci olup döneceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Ve de en fenası Darbe bahane %50 şahane artık demokratik yollarla bile hiç bir yere gitmem oldu. Ne diyor TDK darbe için “… demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme … işi”

Evet bu darbe belki basit senaryosu ve olmayan oyunculuğu ile yerli komediler daha ne kadar kötü olabilirin cevabı olabilir ama bir şey en çok kime yaradıysa fail odurdan yola çıkacak olursak üstteki ile yarışacak bir ihtimal daha var. O da parti içi muhalefetin, olaylı tüzük değişikliğinin ve kongre isteklerinin bir anda ortadan yok olduğu mehepenin Bahçeli’si.

В каком году вы пошли в школу?

Etiketler

Rusça dersinde sayıları işlerken bana gelen soru okula hangi yıl gittiğim oldu, kabaca doğduğum yıla 7 ekleyip 1994 deyince, ki sonradan düşününce ’93-’94 eğitim yılıydı,nıf arkadaşlarımdan biri ben daha doğmamışım bile dedi.

Ben suyun 100°’de kaynadığını öğrenirken sınıf arkadaşlarım suya mu diyordu diye takılmama rağmen şaka bir yana bu sene beklediğimden iyi geçti. Açıkçası önceleri biraz yaş farkından biraz da dilcilerden çekindiğim için tekrar öğrenci olmak gözümde büyüse de, dersler her zaman olduğu gibi işin en kolay kısmı olduğunu zamanla kanıtladı bkz: babam sponsor olsun ömür boyu okurum. Dilcilerle elbette, bir derdim yok ama hem eşit ağırlık çıkışlı olup dil okuyacağım için endişeliydim hem de genel olarak dilcilerin özenti olduğunu düşünüyordum. İşin ilginci sınıfın neredeyse yarısı zaten dilci olmadığı gibi olanlar da özenti değildi. Eh, iyi kötü ortak nokta bulduktan sonra yaşın da bir anlamı kalmıyor. Sağolsunlar, sınıftakilerin yaşımı her söylediğimde hiç göstermiyorsun demelerinin de payı yadsınamaz elbette.

Ayrıca ister mesleki deformasyon deyin ister aşırı miktarda ders notu yüklemesi artık her şeye çeviri gözüyle bakar oldum. Sırf, kültürlerin aslında birbirinin çevirisi olduğu teorisi bile çevirinin ne kadar heyecan verici olduğunu anlatmaya yeter, çevirmenlik de dünyanın en eski meslekleri listesinde rahat yarışır hatta, tabi kendisini görmek isteyen insanların gökyüzüne uzanan bir kule inşaat etmesine kızan Tanrı’nın insanları dillere ayırdığı Babil Kulesi efsanesini bir kenara bırakırsak -gerçi bu efsane de dillerin farklı olsa da kültürlerin aynı olduğunu anlatması bakımından bu teoriyi doğrulamış da oluyor bir bakıma. Ki bunu sadece aynı dil ailesinin dilleri için ya da kendi ülkem için söylemek gerekirse dublaj Türkçe’si ile şahtı şahbaz olan küçük Amerika’lığımıza (konumuz dil olduğu için Amerika’dan ithal politikaları falan yazmıyorum şimdi) dayanarak söylemiyorum, tamamen kültüre özgü deyimlerin (Don’t make clothes for a not yet born baby.- Doğmamış çocuğa don biçilmez.) başka dilde aynı şekilde olması tesadüften öte olsa gerek.

Haliyle bu aralar kendimi sürekli olarak vayy ne güzel çevrilmiş böyle! ile Allahım Allahım, böyle mi çevrilir? derken buluyorum. Her ne kadar çevirinin iyisi ya da kötüsü olmaz diye görmüş olsak da söz konusu dersi 1. dönem CB, 2. dönem de BA ile geçtiğim için iyi çeviriye örnek vermekte bir sakınca görmüyorum:

Mabel - Gravity Falls

Mabel burada değil, kazakistan’a gitti. [Esrarengiz Kasaba]

Meslektaşlarımı kötü çeviri ile suçlamak elbette yapacağım bir şey değil ama aydınlatıcı olması bakımından chicken translation örneği olarak kötü siyasetlerine meze edip “Bizim en yeni şehrimiz, Nevşehir” diyen eski BB’yi ve Akdeniz’e “White Sea” diyen CB’yi anmak yeterli olacaktır bence.

Belirtmekte fayda var çevirinin iyi ya da kötü olarak nitelendirilmemesinin sebebi her çevirinin aslında bir çevirmen tercihi olması. Ve yine belirtmekte fayda var ki metnin akışı içinde araya girip ayrıntılı bilgi verme ihtiyacı, çevirmenin okuyucunun seviyesini kendinden aşağıda görüp açıklama yapma gereği hissetmesinin göstergesi. İstesem böyle örneği de denk getiremezdim yalnız.

Soracak olursanız eğer peki çeviri eleştirisinde ölçüt ne diye, onu da söyleyeyim “eşdeğerlilik”. Yani, çevirmen kaynağa yakın bir çeviri yapmışsa bu yeterli bir çeviri olarak görülüyor; yok erek kültüre yönelik bir çeviri ise yapılan, bu sefer de çeviri kabul edilebilir olarak nitelendiriliyor.

Dediğim gibi bu aralar gri hücrelerim sürekli olarak tercüme alarmında olduğu için haliyle düşünmeden edemedim, acaba bundan önce de her muhabbetimin bir şekilde siyasete varması da yine böyle mesleki deformasyondan dolayı mıydı diye. Yoksa ne diye iş için girdiğim mülakatta dahi siyaset konuşayım. Hadi en iyi ihtimalle algıda seçicilik olsun ama insanlar aşağılanır dövülürken taciz edilir tecavüze uğrarken gençliğine doyamadan öldürülür katledilirken bunun sorumlusunu siyasette aramamak da olsa olsa akli deformasyon olur herhalde. (Daha yaygın kullanımı ile: basiret bağlanması ya da akıl tutulması)

Ya da bilmiyorum belki de asıl mesleki deformasyon “mesleki duyarsızlık”tır, meslekte sürekli olarak karşılaşılan olaylara karşı oluşan duyarsızlık, tepkisizlik yani. TDK’da kendine yer bulamadığı için ben de kesin bir şey diyemiyorum.

Kafa karıştırıcı olduysa açıklayıcı olması için yine her şeyin en iyisini bilen adam CB’den örnek vermek sanırım yerinde olacaktır. Elini sallasan bölücü ya da dinci terör olan ülke CB’si kendisi değilmiş gibi arabasını uçağa atıp ülke ülke gezmenin, bayram kutlatmayıp kızına düğün yapmanın ve hatta hatta kendi ülkesindeki şehit cenazelerine bile gitmezken, elini tabuta koyup şov yaptığı tören hariç, damadını, torununu, imamını falan toplayıp sanki devlet meselesiymişçesine kaç bin km ötedeki cenaze törenine gitmesinin nasıl mantıklı bir açıklaması olabilir?

Nerede kalmıştık?

Etiketler

, ,

Efendim hiç hesapta yokken geldiğim Edirne’den nihayet merhaba diyebiliyorum. Bu kadar geç kalmamın bir nedeni evet tembellik ama bir nedeni de yazının yanında servis edebileceğim, Selimiye Cami dahil, hiç bir fotoğrafın olmamasıydı, asıl aklımdaki “Acar Muhabir Sinem” serisine yeni bir yazı eklemekti çünkü. Kaç kere niyetlenmiş olsam da hadi bari yılın son yazısı olsun bu gazıyla başlıyorum bir kez daha.

Ufka bakınca belli bir mesafeden sonra bir şey görememenizin dağlardan değil de dünyanın yuvarlak olmasından kaynaklandığı bir yer Edirne. Yazın ayçiçekleri ile dolu olan bu ovalar kışın da rüzgarın her yerden rahatça esmesine olanak sağlıyor. Meriç ve Tunca Nehirleri de sağolsunlar nemleriyle sıcağın sıcak, soğuğun soğuk olmasına oldukça katkı sağlıyorlar.

Kent merkezine geldiğimde ilk dikkatimi çeken sokakların temiz ama evlerin kirli olduğu idi, daha sonra da Sezim’in yirmilik dişi için hastane ararken ve bana kalacak yer aramak için dolaşırken de bu tespitimi onaylama imkanı buldum. Edirne’de çok fazla ve çok güzel tarihi bina bulunmasına rağmen sizin de tahmin edeceğiniz üzere kirli görünenler onlar değil “modern” binalardı. Belki alıştığımdan, belki semtinde göre daha temiz binalar olma ihtimalini düşündüğümden artık o kadar da kirli görünmüyorlar sanki.

Edirne’ye gelirken badem ezmesi yer kavalaları götürür ciğere de gömülürüm diye hayaller kursam de taş yerinde ağır lafı boşuna söylenmemiş. 2015 itibariyle badem ezmesinin kilosu 48 lira, ciğerin porsiyonu 16 lira.

Yaprak Ciğer - Aydın Tava Ciğer [Edirne]
Kendi tabağını bitirip annesininkini de yiyen SinemYanında verilen ciğer biberi ve biber sosu ile servis edilen Edirne ciğeri Arnavut ciğerinden biraz daha farklı, yaprak şeklinde haliyle daha ince ve daha çıtır, çarşıda, ki Saraçlar oluyor muhitin adı, ciğer satmayan lokanta hemen hemen yok gibi öyle ki parfümeri dükkanı dahi ciğer kokabiliyor.
Yine ciğerden mi bilmem ama buranın kedileri de küçük bir köpek boyutuna ulaşmış, mafya gibi dolaşıyorlar ortada. Burada gördüğüm tek küçük kediler yavru olanlar, yurdun bahçesindekilerden tutun sokaktakilere kadar hepsi şişman.

Şişman kedilerden sonra ise buranın da kuşu bunlarmış dedirtecek kadar çok karga var. Selimiye’de, gagasıyla kıramadığı cevizi kırılsın diye yere atan bu sırada da cevizi gözetleyen diğer kargalardan da kaçırmaya çalışan karga belgeseline denk geldim mesela. Oda arkadaşım Seda, pencerenin pervazına kalan ekmekleri ufalamasaydı güvercinin de olduğunu öğrenemeyecektim. Çarşıda ise martı bile görmek mümkün -bu kadar çok çarşı vurgusu yapmamdan anlaşılıyor olsa gerek şehrin ne kadar dışında kaldığımız-.

Kaldığımız demişken onu da söyleyeyim KYK’nın yurdu kampüsün hemen yanında, odaların 8 kişilik olmasının haricinde Ankara’da kaldığım zamana göre koşullar biraz daha iyi olmuş. Örneğin internet satılırken bedava ve sınırsız olmuş, yemek yardımı hem hafta sonu da olmuş hem de artmış ki kahvaltıda sadece poğaça alınabiliyordu vaktiyle ve de odalara buzdolabı konmuş ki yine vaktiyle soğuk suyu ancak kışın ve poşete koyduğumuz şişeyi pencereden sarkıtıp soğumasını bekledikten sonra içerebiliyorduk. Ne çekmişiz yalnız.

Akademik Yıl Açılış Töreni - Rektör ve Fakülte Birincileri.jpg

Okula geçecek olursak, fakülteye birinci olarak giriş yapıp akademik yılın açılış töreninde sahneye çıkmak gurur verici, eh yeni şeyler öğrenmek de kuşkusuz heyecan verici, özellikle de h’yi n, n’yi p, p’yi r, r’yi g, g’yi d okuduğumuz dil olan Rusça ile ilişkimiz, ama evden uzak olmasak da iyi idi!

Acar muhabirimiz Sinem, sıfır noktasından bildiriyor

Etiketler

,

Efendim Temmuz sonu – Ağustos başı gibi iki hafta içinde 3500 km yol yapıp önce Urfa’ya ardından da Edirne’ye gidince kendime gelebilmem anca oldu.

Peki, tam Suruç’ta bombaların patlayıp ortalığın kan gölüne döndüğü zamanda hiç akıl işi değil gitmesek mi acaba? diye diye gittiğimiz Urfa’da ne işimiz vardı?
Peki ya Urfa’dan 1500 km, memleketten 950 km ötede, ülkemizin Batı’ya açılan kapısı Edirne’de başka hangi işimiz vardı?
Ve en önemlisi ülke hükümetsiz kalmış ölenin kalanın hesabı yapılamaz hale gelmişken CB’nin Çin’de ne işi vardı?

Son soru için isterseniz komplo teorisi deyin ama CB’nin ta oralara alternatif tıptan faydalanmak için gitmiş olması benim de aklıma yatan bir ihtimal.

Gelelim kendimle alakalı sorulara. Efendim babamın ahbaplarının düğünü sebebiyle Urfa’ya, üniversite kayıtları dolayısıyla da Edirne’ye gittik.

Gereksiz yere siyasete girmek istemediğim için insanın kendi memleketinde gezinmekten sakınır hale gelmesinin nasıl büyük bir başarı (!) olduğundan bahsetmeyeceğim şimdi.

Urfa hakkında tüm bildiklerim başta Balıklı Göl olmak üzere turistik / tarihi mekanları, bittabi yemekleri ve de sıcağı idi. Zaten düğünün yazın olacağını öğrendiğimizden beri de tek düşündüğümüz o sıcaklarda ne yapacağımız idi. Hele de Anadolu’nun bağrında yaşayıp da termometreler 28’i gösterdiğinde aman çok sıcak diyen insanlar olarak 38 derecenin serin olduğu memleketlerde ne kadar zorlandığımızı tahmin etmek güç olmaz.

Aslında daha az engebesi ve daha fazla sıcağı haricinde Urfa bozkır iklimiyle hemen hemen bizim meleketin aynısı gibi. Bu yüzden GAP’ın bölge için nasıl bir fark yarattığını görmek hiç de zor değil.

Havasından suyundan yeterince bahsettiğimize göre ilk durağımız olan meşhur Harran Evleri’ne geçiyorum. Hoş evleri demek ne derece doğru bilemem çünkü kala kala 1 (bir) ev kalmış gezip görülecek. O da 7 hanımlı 43 çocuklu bir ağanın eviymiş.

Harran EvleriHarran Evleri - İçeriKubbe Çatı - HarranMezopotamya konumu gereği pek çok medeniyete ev sahipliği yapsa da her gelen bir öncekini silmeyi asli görev bilip ne yazık ki bunu da pek ala başarmış. Kalanlar için de IŞİD ve AKP belediyeleri uğraşıyorlar kendilerince.

Bugüne kadar gördüğüm Ege’deki ya da kendi memleketimdeki kalıntılarla kıyaslayınca burada bir şey kalmamış demek pek de yanlış sayılmaz. Örneğin bu, dünyanın ilk üniversitesi ve rasathanesinden arta kalan:

Harran Üniversitesi ve RasathanesiEvet yukarıda gereksiz yere siyasete gitmek istemiyorum dedim ama bendeki de meslek hastalığı mıdır nedir söz dönüp dolaşıp oraya geliyor bir şekilde. İşte hazır yakındayken gidelim dediğimiz Akçakale’de gördüklerimiz: Kamplarda yaşayan ya da orta refüjde sersefil oturan Suriyeliler ve sınır kapımızın karşısına çekilmiş ÖSO bayrağı.

Akçakale Sınır - Urfa

Sağda Türk Bayrağı, solda ise yeşil – beyaz – siyahlı ÖSO bayrağı

Neyse biz yine devam edelim. Bir sonraki durağımız MÖ 10.000 yılına kadar giden geçmişi ile dünyanın en eski ibadethanesi olan Göbeklitepe.

GöbeklitepeGöbeklitepe - UrfaGöbeklitepe’yi güneşin altında gezerken yandığımdan daha çok yandım açıkçası akşam sıcağında gezdiğimiz Balıkl Göl’de. Gezerken de sürekli dayanabileceğiniz ateş kadar günah işleyin deyip durdum zaten.

Balıklıgöl - UrfaBalıklıgölHz İbrahim’in Nemrut’la olan hikayesini tekrarlayacak değilim onun yerine başka ilginç bir bilgi vereyim: Bu balıkların yaşam alanı sadece bu havuzla sınırlı değilmiş, kanallar aracılığıyla şehrin altında gezebiliyorlarmış.

Bu arada Urfa malum Peygamberler Şehri. Bunun bir sebebi İbrahim Peygamber ise bir diğeri de burada çile dolduran Eyyüp Peygamber.

EyyübiyeEyyübiye - UrfaBu kadar tarihi mekan gezsek de çok istememize rağmen tamiratta olduğu için müzeyi göremedik. Onun yerine dönüş yolunda Antep’te Zeugma’yı uğrayalım dedik onun da saati uymadı, biz de o vaktimizi Halfeti’de geçirelim dedik.

Halfeti - UrfaMinareHayır hayır dönüş yoluna geçip yemekleri unutmadım. Böyle yemek olsun ben hep düğünlere giderim dedirten Antep fıstıklı, kuşüzümlü, safranlı pilav,

Safranlı Pilav - Zerde - İsotSıra gecesinde yediğimiz, bostana, lebeniye, bir daha bulamam deyip kendimi zorlayarak bitirdiğim kabap, lahmacun ve içli köfte tabağı -ki bir de ardından çiğ köfte, şıllık tatlısı ve herkesin aynı bardaktan içtiği mırra geldi.

Kebap Tabağı Bostana LebeniyeŞıllık TatlısıMırra - Urfa Büyük MağaraDönüş yolunda Antep’te yediğimiz yine Antep fıstıklı simit kebabı, yok ben ezme sevmiyorum deyip hiç yemediğim ama bunca zaman aslında ketçaplı maydonoz sapını dayatıyorlarmış dediğim ezme ve en güzeli Ali Nazik,

Ali Nazik - Antep İmam ÇağdaşVe de Maraş Dondurması

Maraş Dondurması -

Bir sınavın anatomisi – LYS

Etiketler

, ,

Greg: Dinozorların büyük kulakları olduğu ama kulaklarında hiç kemik olmadığı için herkesin bunu unuttuğunu biliyor muydun?
Wirt: Bilmiyordum Greg.
Greg: Çünkü doğru değil.
Bu bir kaya gerçeği.

Bahçe Duvarının Ötesinde

Evet yaptığım girizgah’tan sonra  Bahçe Duvarının Ötesinde’nin çizimlerinin, renklerinin, müziklerinin ne kadar güzel olduğunu anlatacağım methiye bölümüne geçmeyeceğim.
Wirt’in iyice ümitsizliğe kapılıp “artık hiç bir şey bilmiyorum” demesine üzerine gelişen bu diyalogu giriş olarak yazmamın sebebi aklıma psikolojideki kullanılmayan uzvun işlevini kaybetmesini getirmiş olması. Evet biyolojide de var böyle bir şey ama ben eşit ağırlıkçı olduğum için aklıma beynin kullanmadığı zaman zeka seviyesinin düşmesi geldi doğrudan.

Peki nereden çıktı bu ders muhabbeti demeden önce anlatayım üniversite sınavına girmek gibi bir iş yaptım. Öncelikle belirteyim ki benim zamanımda insanlar “Benim zamanımda ÖSS” diye başlayan cümleler kurduğunda “2 basamaklıydı” diye devam ediyorlardı, varın düşünün artık benim ne kadar eski olduğumu ama yine benim zamanım eğitimin eğitim olduğu yıllardı hani, övünmek gibi olmasın Anadolu Lisesi mezunuyum ve derslerimizde hocalar müfredatta var diye sınavda olmayan konuları bile ısrarla işlerlerdi. Biraz onun rahatlığla, biraz da hemen her sene bir sınav olduğu için iyi kötü hatırlarım bir şeyler diye düşünüp matematik, Türkçe ve İngilizce’den sınava girmeye karar verdim. Böyle deyince de çok kolay yapmışım manası çıkmasın lütfen, inanın sınavdan çok hangisinden sınava gireceğimi anlamaya çalıştım.

Devam etmeden önce bu oturumlara değinmek istiyorum. Yine bir sınav vakti kapıda annenin biriyle eğitim masrafları üzerine konuşurken kadın “her şeyden keseceğimizi ama çocuklarımızdan kesmeyeceğimizi bildiklerinden yapıyorlar bunu” demişti. Bir öğrencinin bölümü gereği en az iki oturuma gireceği düşünülürse her oturum için deve yüküyle para isteyen ÖSYM’nin sınavlara para gözüyle bakmadığını düşünmek kuşkusuz aptallık olur. Hatta son olarak ÖSYM tercih yapanlardan da para istedi ya “yiyin efendiler yiyin, aksırıncaya tıksırıncaya çatlayıncaya kadar yiyin” diyen Tevfik Fikret’i analım bu vesileyle.

Sınava geçmeden önce değinmek istediğim bir diğer konu da eğitim sistemi. Şüphesiz bir devletin en önemli politikası eğitim politikası olmalı, sonuçta eğitime yapılan yatırım kaliteli vatandaş demek -elbette ki eğitimli cahiller var, elbette ki büyük makamlara gelen küçük insanlar var ama genelden bahsediyorum burada- kaliteli vatandaş demek hukukun adaletin var olduğu toplum demek, herkesin eşit olduğu özgür olduğu kadının mal değil birey olduğu toplum demek, fikirlerinden dolayı kimsenin yargılanmadığı toplum demek, soran sorgulayan kimsenin önünde eğilmeyen kimseden medet ummayan toplum demek. Yani eğitimi bozduğunuz zaman cahil, ezik, sinmiş, sömürülmeye açık bir yığın elde edersiniz demek.

Bunun için de örneğin önce ilkokulları bozup sondan eklemeli bir dil olan Türkçe’ye hiç uymayan Amerika’dan ithal eğitimi dayatıp müfredatı da saçma bir hale sokarsanız, ardından ortaokula gelen çocuğu teog‘dan geçirip iyice allak bullak hale getiririrseniz, liseye geçtiğinde de zaten ne yapsan gider artık kıvamına gelen çocuğa imam hatipi salmak kalıyor, sonuçta da pozitif bilimlerde sıfır çeken öğrenciler; kapatılan matematik, fizik, kimya, biyoloji bölümleri; Avrupa sıralamasında sonuncu olan çocuklar. İşin güzeli bunca şeyi yapmak 10 yıldan biraz fazla zaman alıyor.

Evet, nihayet sınava geçecek olursam, ilk girdiğim sınav matematik – geometri sınavı oldu. Üzücü bir şekilde en düşük ortalamalar bu iki sınava ait. Matematik ortalaması son sınıftakilerde %20 iken tüm adaylarda bu oranın biraz da olsa altında kalıyor, geometri ise %15’i bile bulamıyor.

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Matematik (50 soru) 10,20 9,72
Geometri (30 soru) 4,10 3,78

Zaten gözlemleyebildiğim kadarıyla da çoğu adayın iki sütunlu matematik cevap alanının sağ yanı daha boştu ki doğru cevapların sorulara göre dağılımı grafiği de beni doğrular nitelikte. Bense millet ne yapmış diye bakmadığım sırada zaten hiç görmedim deyip elediğim matris, deteminant; hatırlamıyorum deyip atladığım limit, türev, integral, logaritma ve zamanında bile öğrenenememiştim deyip geçtiğim trigonometriden arta kalan sorularla ortalamayı iyi kötü geçtim. Geometride ise en azından cevapladığım soru sayısı daha fazla oldu.

Bana sorulsa yabancı dilden sınava girenlerin en azının gireceği diğer sınav fen bilimleridir derdim ama ÖSYM ne düşündüyse artık matematik sınavından hemen sonra bir de yabancı dil sınavına girdim. Sınavdan önce hiç değilse kelime bakayım bari diye niyetlenmiş olsam da hiç fırsatım olmadı ne yazık ki ama ömrümün neredeyse üçte ikisini İngilizceyle geçirdiğim için açıkçası korktuğum bir sınav değildi. İster Amerikan emperyalizminin dayatması deyin ister küreselleşen dünyanın ortak dili deyin (evet farkındayım küreselleşme ile emperyalizm çok farklı şeylermiş gibi bir anlam çıktı ama kastettiğim paranın küreselleşmesinden ziyade mesafelerin kısalması, sınırların kalkması gibi biz küçük insanlar için olan kısmı) İngilizce öğrenmemek imkansız gibi. KPDS görmüş biri olarak sonucum beklediğimden düşük olsa da İngilizce’nin ortalaması da Fransızca ve Almanca’ya kıyasla bir hayli düşük.

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
İngilizce (80 soru) 21,34 20,07
Almanca (80 soru) 31,36 26,56
Fransızca (80 soru) 41,93 35,60

En yüksek ortalamanın Fransızca’da olmasının sebebi kuşkusuz özel Fransız liseleri, Almanca’dan girenlerin arasında Almancılar var mı, varsa ne oranda bilmiyorum ama Almanca da ikinci sırada. İngilizce ise %25 ortalamayla son sırada.
Yanılıyorsam düzeltin ama buradan çıkan sonuç eğitim sistemimizin bırakın sözel/sayısal/eşit ağırlıktakilere birden fazla dersi öğretmeyi, dilcilere tek dersi bile öğretemediği.

Sonraki hafta ise edebiyat ile oturum başına para alan ÖSYM’nin (malum dert söyledir, benim de içime oturdu 90TL) edebiyatın yanına bir şey koyalım da söğüşlediğimiz belli olmasın ayağına yanına ilave ettiği coğrafyadan sınava girdim. Biz eşit ağırlıkçılar hem tarih hem de coğrafya görürken edebiyatın yanına neden tarih değil de coğrafya koydular ya da coğrafyayı neye göre ikiye böldüler ile kitapları yasaklayıp yazarları sormanın anlamı nedir bu sınavdaki hala cevaplarını bulamadığım sorular.

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Türk Dili ve Edebiyatı (56 soru) 20,12 20,98
Coğrafya 1 (24 soru) 9,88 10,21

Bu arada sınavlar arasında en yüksek ortalama bu iki teste ait. Edebiyat %35’in coğrafya da %40’ın üzerinde. Yalnız ilginç olan nokta şu ki sayısal ve dil sınavlarında tüm adaylarda puan ortalamaları düşerken sözellerde tüm adaylarınki yükseliyor, şöyle ki:

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Tarih (44 soru) 12,70 13,12
Coğrafya 2 (14 soru) 5,79 5,82
Felsefe Grubu (32 soru) 10,85 10,80

Felsefedeki küçük düşüşe rağmen tarih, coğrafya ve edebiyatın tüm adaylarda artmasının sebebi ne olabilir diye düşününce aklıma tek bir şey geliyor: KPSS

Son olarak fen bilimlerinde de ortalamalar %20 ile %30 arasında.

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Fizik (30 soru) 7,00 6,48
Kimya (30 soru) 9,52 8,75
Biyoloji (30 soru) 10,53 9,78

İşin acıklı yanı ise benim beğenmediğim bu puanlar aslında üniversite sınavının ilk basamağı olan YGS’ye nazaran oldukça yüksek. YGS’ye göre daha az kişinin girmesi ve girenlerin de zaten YGS’de belli bir puanın üstünde almış olmaları gerçeği bir yana, YGS de şöyle idi:

Son Sınıftakiler Tüm Adaylar
Türkçe (40 soru) 15,9 15,8
Sosyal Bilimler (40 soru) 10,4 10,7
Temel Matematik (40 soru) 5,4 5,2
Fen Bilimleri (40 soru) 4,6 3,9

Sonuç olarak çocuklarımızın okuduğunu anlayamayan düşündüğünü anlatamayan hesap kitap dahi yapamayan dünyadan bihaber kişiler olmasını isteseyip çocuklarımızı okula göndermeseydik bu kadarını yapamazdık, sağolasın milli eğitim.

Kendi özeleştirimi de yapacak olursam en başta dediğim gibi kullanılmayan organ köreliyor. Kuşkusuz bugün lisedeki bildiklerimden daha farklı şeyler biliyorum ama o zaman öğrendiklerimin de çoğunu -ki bu günlük hayatta kullanmadığım matematik ve edebiyat oluyor- unutmuşum.

Sınav sistemleri sürekli eleştirilse de her zaman beterin beterinin olduğunu bize hatırlatmayı kendine görev bilmiş ÖSYM’ye ise ayrı bir teşekkür etmek lazım. Benim girdiğim ÖSS en azından pratikte karşılığı olan konulardan oluşurken -yorum yapma ve problem çözme gibi- şimdiki sınav doğru düğmeye basınca muzu alan maymunlarla yarışsak halimiz daha da feci olurdu dedirtecek kadar ezbere dayalı.

Kaynak: 2015 LYS Sayısal Bilgiler [ÖSYM] 2015 YGS Sayısal Bilgiler [ÖSYM]

Benson ve imamlar

Etiketler

,

benson

Sanatçı meyveli pasta üzerine şeker hamuru tekniği kullandığı bu eserinde her zaman sinirli bir ruh halinde olan kahramanı neşeli olarak yansıtmış.

Ders çalışmama bahanesi olarak “amaan savaş çıkıp seçim iptal olacak sınav hayli hayli iptal olur” dediğim için evde savaş çığırtkanlığıyla suçlandığım şu günlerde neyse ki araya Sezim’in doğum günü girdi de vicdan azabı duymadan zaten çalışmadığım dersleri bırakabildim.

Pastası için Sezim’in tercihi Sürekli Dizi‘den Benson oldu, sebebi ise “mordekay da iyice şerefsiz oldu” dediğimiz bölümlerden birinde Benson için çok üzülmüş olması akabinde de Benson sevgisinin tavan yapması.

Pastanın İçiBende Sürekli Dizi için soru işareti oluşmasının sebebi ise biraz daha farklı. Bilmem dizinin çizeri J.G.Quintel’in mordecai’ı seslendirmesiyle alakası var mı ama özellikle 5. sezondan sonra şov genel olarak bakın rigby ne kadar da şapşal ile mordecai’ın aşk hayatı arasında gidip gelmeye başladı. Yine bilmem çizgi dünyasındaki (hem çizer hem de okur) erkek egemenliğinden mi, dizideki rolü devamlı olan kadın kahramanlar zaten birilerinin sevgilisi iken bölümlük kahramanlardan da şu ana kadar sadece birkaç tanesi kadındı: şeytan susan, ladonna, benim favorim olan skips’in izdivaç programında tanıştığı botanikçi vd. ile mordacai’ın depresyonda iken tanıştığı klasik romantik komedide kıymeti filmin sonunda anlaşılan kız olarak giriş yapıp bölüm sonunda takıntılı psikopata dönüşerek dizinin kötülerinden olan cj ki sonradan o da sevgili kadrosundan diziye dahil oldu. Evet cj ne diye geri döndü ne diye aman mordecai – cj ne güzel çift temalı bölümler yapılıyor anlam veremiyorum.

Neyse konumuza geri dönecek olursak Benson’lı pasta fikri başta kolay gelse de Benson çok güzel neşeli olduğu için klasik sinirli Benson’dan ziyade neşeli bir Benson yapmak istedim ama maalesef ki Benson’ın pek de fazla neşeli hali yok.
Pasta için kullandığım Benson’ın yüzünün güldüğü nadir anlardan biri:

Zavallı Benson, Kas Adam'ın kendisine hediye ettiği eldivenlerin külottan yapılma olduğunu bilmeden sevinirken

Zavallı Benson, hediye eldivenlerin Kas Adam’ın donlarından yapılmış olduğunu bilmeden sevinirken, çok fenasın Kas Adam.

Aslında bu sefer sadece pastadan bahsedecektim ama son zamanlarda o kadar çok imam haberi çıktı ki iki laf etmeden duramadım maalesef. Mesleğini layıkıyla yapan imamları elbette ki tenzih ederim.

Öncelikle seçimde hile yapan imam çıktı, evet biliyorum bu bilmediğimiz şey değil sadece belgelenmiş oldu o kadar.

Akabinde bir başka imamın hayatına son verdiği haberi geldi, hayır ölüler üzerinden siyaset yapmak değil amacım ama her fırsatta cami yalanları söyleyen zihniyetin hayatına sebep olup ellerine kanını bulaştırdıkları arasına son olarak bir de imam eklendi onu demek istiyorum.

Sonra bir başka imam pahalı otomobil aldığı için vatandaşlarca eleştirilince yaptığının yanlış olmadığını söyledi.

Daha sonra başka bir imam da vatandaşlarla inatlaşmayı doğru bulup bu imama daha da pahalı bir araba verdi fırsattan istifade de kendine de yeni arabalar aldı.

-Burada belki bir not düşmekte fayda vardır, bu imamın elma kabuklarını atmayıp sirke yaptıran karısı gibi tasarruf yapıp kullanmadığı arabasını atmayıp başkasına vermiş olabileceği de ihtimal tabii-

Son olarak da elini kolunu sallayarak gezen dolandırıcılardan dert yanan bir başka imam cumhurbaşkanına hakaretten görevden alındı.

Bir de seçimlerle ilgili de iki çift laf söyleyeyim gideyim. Babaannemin gözü için gittiğimiz hastanede sıra beklerken -evet gerçek hayat akape reklamları gibi değil ne yazık ki- diğer bekleyenlerle muhabbet etme fırsatım oluyor ve gerçekten de akapeye oy verdiği için pişman olan insanlar görüyorum.

Bu arada broşür getiren akape kadın kollarından kadınlara “biz harama el uzatmayız” dediğimde keşke kadınlar “biz de uzatmayız kardeşim, demek ki sen de bizdensin” diyebilselerdi onun yerine “bize de CHP’den geliyorlar böyle demiyoruz” dediler halbuki ben parti ismi vermemiştim demek ki onlar da biliyor haram yemeyen partiyi.

Baktın olmuyor bakmayacaksın

Etiketler

, ,

Çünkü nereden baksan tutarsızlık nereden baksan ahmakça.

Hal böyle olunca biz de bakmayalım ülkenin yarısında yönetimin fillen elden çıkmış olmasına,

bakmayalım bir diğer kısmının topsuz tüfeksiz Yunan işgali altında olmasına,

bakmayalım toprağımızı terk etmenin askeri/siyasi başarı sayılmasına,

bakmayalım bu “başarı”nın terör örgütünün izniyle, istihabratıyla, ve de yardımıyla yapılmış olmasına,

bakmayalım bunu yalanlamanın bile haftalar almasına,

bakmayalım bitirilmeyen terörün, önlenemeyen kaçakçılığın faturasının katırlara kesilmesine,

bakmayalım yalan söylemenin, iftira atmanın “Pardon” ile “Kandırılmışız” ile sıfırlanmasına,

bakmayalım ahlaksızlığın sözlükteki karşılığı olan insanların bize kendileri olmasaydı dinsizlikten ölecekmişiz muamelesi yapmalarına,

bakmayalım islam diye cahiliye dönemi saçmalıklarının dayatılıp 6 yaşındaki çocukla evlenilebilir fetvası¹ verilmesine,

bakmayalım Türkçeyi Arapça ile kirletmenin müslümanlık göstergesi sayılıp Osmanlıca² dersi diye tutturulmasına,

bakmayalım Osmanlı sevgisinin asıl kaynağının hilafet³ ve saltanat merakı olmasına,

bakmayalım 5 katrilyonluk kaçak konduda 170.000 liralık kapıların arkasına geçip 1.000 liralık bardaktan içip 10.000 liralık tuvaleti kullanmanın en kibar ifadeyle⁴ vatandaşla dalga geçmek değil de itibar sayılır hale gelmesine,

bakmayalım çöken ekonominin nedeninin hayali lobiler değil de satıp yeme üzerine kurulu ekonomi politikaları olmasına,

bakmayalım yenecek bir şey kalmadığından artık birbirlerini yemeye başlamış olmalarına,

bakmayalım darbelerde, sıkıyönetimlerde, olağanüstü hallerde bile olmaması gereken insanlık dışı uygulamaların güvenlik adı altında yutturulmasına,

bakmayalım “Yıl olmuş 2015, 9 saat elektrik kesintisi mi olur?” bile diyemeyecek kadar her şeyi kanıksamış olmamıza,

Yok, “Ben zaten bakmıyorum” diyorsanız o zaman bir de aynaya bakın gördüğünüz şeye hala insan denir mi diye “Senin lafına mı bakacağım ben” diyorsanız eğer trenlerinize bakmaya dönebilirsiniz.

Tabi bunları söyledim diye bana pis pis bakabilirsiniz de.

Redd bizim için söylüyor “Bak Keyfine”

Ama son bir ricam var Uludağ Gazoz‘un 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü‘nde yayımladığı tek kelimeyle çok güzel olan bu ilana kesinlikle bakın lütfen.

Gazoz olma, adam ol! [Uludağ Gazoz]

 1 “Şiddetli açlık halinde karınızı yiyebilirsiniz” diye fetva veren müftü, Allah seni bildiği gibi yapsın emi diyordum ki fetva yalanlandı.

² Sahi ne oldu Osmanlıca dersine?

³ Halife geliyor haberine de değinmeden geçmeyeyim. Tam zamanlı bilirkişilik görevini yürütürken boşbakanlık görevinde bulunmuş halen de onikincilik görevlerinde bulunan kişi için açıkçası halifelik yeterli bir mevki değil, çünkü halifelik bir nevi rahip krallık, tam zamanlı bilirkişilik görevini yürütürken boşbakanlık görevinde bulunmuş halen de onikincilik görevlerinde bulunan kişinin aklındaki daha ziyade tanrı krallık.

⁴ Daha ağır bir ifade için bakınız: – Milletin bir tarafına koyacağız. -İnşallah, inşallah.

Not: Hükümetlerin kurtarıcısı sıralamasında TOMA ve biber gazının arkasından gelen yasaklar yüzünden bu yazıyı anca 10 Nisan’da yayınlayabiliyorum.

Ucuz bir melodramda gibiyiz

Etiketler

,

Goro Miyazaki’nin Tepedeki Ev’inde hoşlandığı çocuğa neden kendinden uzak durduğunu soran esas kızın aldığı cevaptır “ucuz bir melodramda gibiyiz” çünkü ikilimizin kardeş olma ihtimalleri vardır.

Hayır böyle bir giriş yapmamın nedeni yeni bir anime tanıtmak değil her günümüzün ucuz bir melodram gibi olduğunu bir kez daha hatırlatmak. Evet Şekspir’in dediği gibi bütün dünya bir sahneydi ama bize düşen rol kıza asılan şöförün dolmuşundaki inmek isteyip de inemeyen yolcu oldu, rol arkadaşlarımız ise inmeyi düşünmediği gibi nereye gittiğini dahi bilmeyen diğer yolcular.

Son olaraksa birileri seçilmiş olmak şartını sağlamış olsun diye demokrasicilik oyunu oynadık, topluca seçmen rolüne girdik. Ondan önce de birileri sınava girmiş olmak gibi başka bir formaliteyi gerçekleştirmiş olsun diye düzenlenen sınavcılık oyununda da yine oldukça kalabalıktık zaten bir sınava girmeyen diğerine giriyor hatta girmeyeni dövüyorlar o derece. Kuşkusuz daha kötü roller de var, örneğin birileri milletin bir tarafına koysun diye fıtratında ölüm olan işçilik oyunununda da olabilirdik.

Bir de ne alaka olacak ama bunca yıldır Türkçe konuşurum milletin adamı* diye bir söz inanın duymadım. Siyasetçilerin genelde kullandığı halk adamı sözü vardı, halkçılığı solculuk olarak mı gördüler bilmem ama zaten daha önce de milliyetçiliği ayaklar altına almışlardı, sonra da milletin adamı diyerek oy aldılar. Ayaklar baş başlar ayak olmuştan başka ne denebilir ki?

 *Ben bu yazıyı yazarken arka bahçe tdk’da da böyle bir söz öbeği yoktu.

Çorapta Yumurta ya da namıdiğer Altın Yumurta

Etiketler

, ,

sezim ve altın yumurtaAçıkçası elime her yumurta alışımda aklıma gelmiyor değildi çok sallarsam sarısıyla beyazı karışır mı diye ama geçenlerde altın yumurtayı görüp de böyle bir şeyin mümkün olduğunu öğrenince merakım hepten tavan yaptı. Önce bir hayal kırıklığı yaşasam da yapmak için alet gerektiğinden dolayı neyse ki sorunca google buldu bana bir çare

Aslında altın yumurta’nın olayı basit: bir adet yumurtayı bir adet naylon çorabın ortasına yerleştirip gerisini fizik kurallarına bırakmak, sonrasında kas kuvveti merkezkaç kuvveti ile birleşip sıradan bir yumurtayı altın yumurtaya çeviriyor.

Anneme göre yumurtadan başka bir şeye benzeyen, kardeşime göre hiçbir şeye benzemeyen altın yumurta bana kalırsa yumurtanın beyazını yerken sarısının tadını almak gibi.

Çorabın içinde patlayıp beni baştan aşağı yumurta yapan 2 yumurta, olmuş mu diye kontrol ederken Sezim’in elinden kayıp giden 1 yumurta ve kalvaltıda pişen 4 yumurta ile toplam 7 yumurtaya mal olan altın yumurta maceramdan hareketle altın yumurta nasıl yapılır anlatayım:

• Öncelikle altın yumurtanın olup olmadığını anlamanın en iyi yolu karanlıkta bir fener ile yumurtanın içine bakmak, bunun için de en uygun zaman haliyle akşam, eğer başlamadan önce yumurtanın içine bakarsanız nasıl da aydınlık olduğunu görebilirsiniz.

• Eğer yumurtanın patlayıp her yeri kirletmesini istemiyorsanız -ki ben gidip saçlarımı yıkamak zorunda kaldım mesela- yumurtayı streç filme sarabilirsiniz hatta bir yerde yumurtayı bantlamaktan bile söz ediliyordu.

• Sonra yumurtayı bir dizaltı çorabın ortasına yerleştirip iyice gergin tutarak pervane/fırfır oynar gibi 20 kere kendi etrafında döndürün, çorap ne kadar gergin olursa o kadar hızla çözülecektir, bu döndürüp açma işini yaklaşık 10 kez tekrarlayın ya da şöyle söyleyeyim evde otuturken mutfaktan gelen bir sesin amanin gitti bir şeyler dedirtmesi gibi şakır şukur bir ses gelene kadar yumurtayı çevirin, yaklaşık 10 kez dememin sebebi ise yumurtasına göre değişmesi çünkü bendeki yumurtalardan biri civciv midir nedir içindeki diye düşündürtecek kadar benimle inatlaşıp karışmadı, geçen haftadan kalansa daha ilk seferde karıştı mesela. (isteyene şöyle de bir video mevcut)

• En son olarak da ışıkları kapatıp fener ile yumurtanın içine bakın iyice karanlık hale geldiyse sarılar tüm yumurtayı kaplamış, altın yumurta pişirmeye hazır hale gelmiş demektir.

soldaki normal yumurta, sağdaki ise altın yumurta

• Tarifi daha doğrusu yöntemi bulduğum yerde altın yumurtanın soyulmasının biraz daha zor olduğuna dair bir yorum vardı. Bu yüzden haşlama suyuna her zamankinden daha fazla tuz ekledim. Normalde ben de haşlanmmış yumurtayı hafif kayısı kıvamlı sevenlerdenim ama altın yumurta sanki tam pişmişken daha güzel gibi.

Son olarak bir daha yapar mısın? derseniz yenmeyecek kadar kötü olduğundan değil de sadece alışkanlıktan dolayı Sinem hani senin bir altın yumurtan vardı, yine yapsana diyen olmadıkça yapmam muhtemelen ama yumurtayı soyunca o sarı rengi görmenin güzelliği de bir ayrı.

altınyumurtaDeneyecek olanlara şimdiden afiyet olsun.

Seçmece bunlar!

Etiketler

temsili seçmece

Tüm partilerin kazandığı seçim olarak adlandırılan son yerel seçimin aklıma getirdiği tek şey kimin kaybettiği oldu. Madem ki bütün partiler oylarını artırdı o zaman oyunu kaybeden kim oldu? 2004 seçimlerinde %1’in üzerinde oy alan 10 parti var, 2009’da bu sayı 8’e, 2014’te ise BDP-HDP ortaklığı ile 6 partiye iniyor. Yani kaybeden küçük partiler olmuş, dahası seçim yarışı yurdun genelinde 3 parti, doğuda ise 2 parti arasında geçti. Haliyle demokrasinin en önemli özelliklerinden çok sesliliğin yerini gitgide kutuplaşmaya bıraktığını görmemek elde değil.

Her ne kadar bütün partiler kazandı gözüyle bakılsa da benim gözümde bu seçimin asıl kazananı tek kelimeyle BDP, elbette bu oy “başarı”sının arkasında hükümetin çanak tutan politikaları kadar PKK korkusu ve aşiret baskısı gibi sebepler olsa da güneydoğunun neredeyse tamamını silip süpürdüğü su götürmez şekilde ortada. Hele de çıkardığı evlere şenlik başkanlardan birinin ilk icraatının Kürtçe konuşmak gibi bir şovenistlik yapmak (insanın dilini konuşması değil elbette şovenistlik olarak gördüğüm ama tercümanla konuşmak nedir yahu?), bir diğerininkinin ise petrolden pay istemek gibi bir meydan okuma (asıl amaç istemek değil kuşkusuz, isteyebilme pervasızlığını göstermek, bu söylemlerinin zamanla normal karşılanmasını sağlamak) olduğunu düşünürsek durun bunlar daha iyi günler, önümüzde hala iki seçim var, bu ne ki dedirtiyor.

Seçime hırsızlık, yolsuzluk ve diğer pek çok suçtan aklanmak için giden AKP ise ironik bir şekilde hırsızlıkla, hilekarlıkla ve çirkeflikle bu seçimin de kazananı oldu. Çalınan oylar zaten önceki seçimlerden bildiğimiz şeylerdi ama oyları 15 kez saydırıp sonra da seçimi iptal ettirerek kendilerini de aşmış oldular.

Seçimin belirleyicisi olacağı iddia edilen cemaatin pek de bir şey değiştirmemesi ise akla iki seçenek getiriyor. Cemaat kapalı küçük bir ticari kulüp mü yoksa AKP’ye yeni mağduriyet yaratma amacı ile dostlar alışverişte görsün diye mi kavga ettiler. Açıkçası söz konusu tarafları düşününce iki ihtimalin doğruluğundan da şüphe etmiyor değilim.

CHP’nin bu seçimdeki kaybının en büyük sebebi olarak bütünşehir sistemi gösteriliyor. Bir de tabi çalınan, olmadı yakılan, o da olmadı yanlış yazılan oylar var. Tabi bir de parti merkezi ile il başkanlıkları arasındaki anlaşmazlıklar var ki iyi niyetli olarak bunların biat kültüründen gelmeyen sorgulayan eleştiren sol düşünce ile alakalı olduğunu düşünmek istesem de sağolsun partililer adeta aksini ispatlamaya çalışıyorlar. Boşbakanın seçimi tamam mı devam mı‘ya çevirmesi yüzünden olduğunu umduğum yoksa aksi halde kesinlikle olmayacağına inanmak istediğim sebeplerden dolayı tercih edilen pek çok isimden ben de memnun olmadım ama göreceli olarak bu taktik işe de yaradı, AKP-BDP ve de hileler üçlüsüyle baş etmeye yetmedi sadece. Umalım ki bu sonuçlar, halkçı bir parti olmayı popülist merkez partisi olmakta gören ve bunun için de örneğin cemaatin sızdırdığı kayıtlardaki başçalan ifadesini sahiplenmekte bir sorun görmeyen Kılıçdaroğlu ve şürekasına CHP’nin devrimci sol parti olması gerektiğinin işareti olur en azından.

Muhafazakar seçmenin AKP’nin yerine tercih edeceği ve bilhassa Anadolu’da MHP’nin atak yapacağı da gerçekleşmeyen bir diğer beklenti oldu. Parti merkezi ile il başkanları arasındaki sürtüşmeler hariç CHP ile aynı sebepler MHP’yi de vurdu. CHP oyları Anadolu’da %1’e kadar düşse de MHP ilçe belediyeleriyle yetinmek zorunda kaldı. Türkçülük’ten yer yer Türk-İslam sentezine kayan politikalarına rağmen cemaatin oyununa düşmemesi ise MHP’nin en büyük kazancı.

Kim kaybetti o zaman demiştik değil mi? Bilmem önce ahlakımızı kaybettik o yüzden mi tembelleştik yoksa önce tembelleştik de düşünmeyi bile iş olarak gördüğümüz için mi böyle ahlaksızlaştık ama acı olan şu ki bunca yoksulluk, yolsuzluk, haksızlık, sömürü, aşağılanma kanıksanmış. Koskoca ülkenin yarısı yoksulluk sınırının altında, avanta/sadaka alanların sayısı 19 milyon, AKP’nin oyu ise 20 milyon. Hayır şaşırmıyorum, çalıyor ama çalışıyor zihniyetinin çalışmıyorum ama buluyorum ben yolumu zihniyetini doğurmasının nesine şaşayım. Çalmayan var mı, o gelen de çalmayacak mı diyen milletiz biz, Kılıçdaroğlu’nun kardeşi bekçilik yapıyor diye ayıplayan milletiz biz, kendi kardeşini görmeyen bizi hiç görmez diyen milletiz, bu yüzden sadece şunu soruyorum bu herkes çalıyor diyen insanlar, ben olsam ben de çalarım demeye utandığı için katmıyor mu herkesi işin içine, kaldı ki 75 milyon insanız 1 (bir) tane temiz düzgün adam bulamıyorsak yuh olsun bize, ölelim daha iyi.

Neyse ki seçim sonuçları birinin işine yaradı. Aldığı oy cumhurbaşkanlığı hayalleri kuran terdoğan için şimdilik yeterli görünüyor zaten aksi takdirde sonu değil yüce divan, bu gidişle savaş suçlusu olarak Uluslararası Adalet Divanı olacak yoksa. Hani hikayesi de var ya 1 milyon dolara kadar ticaret, 1 milyar dolara kadar siyaset, daha fazla kazanmak isteyenler savaş yaparmış diye, doyamadı gitti gözün be uzun, ne işlere bulaştın böyle? Merakla takip ediyoruz.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Etiketler

Namık Kemal’in hürriyetin ne kadar büyüleyici olduğunu anlatmak için “esaretten kurtulduk ama senin esirin olduk” dediği Hürriyet Kasidesi‘nde bir de şöyle bir beyit vardır:

Civânmerdân-ı milletle hazer gavgâdan ey bidâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyetten

Zalim’in milletin yiğitleri ile mücadele etmekten sakınmasını çünkü zulmün kılıcının vatanseverlerin kanının ateşinde eriyeceğini söyleyen Namık Kemal’in sözleri düşman devletler için olsa da en moda tabirle uzun, zalimin milletinin dininin olmadığını bir kez daha kanıtlmak için son olarak 14 yaşında bir çocuğu terörist ilan edip annesini kalabalıklara yuhalattı. Hoş, bu uzunun evlatlarına helal yedirmemekle övünen terör finansörlerine kefil olan rüşvet yedirmeyi hayır işi olarak gören biri olduğunu göz önünde bulundurursak elbette böylesi daha iyi.

Tabi bir de bir anneyi yuhalatmasının sebebi bir oğlu katil (sadece gemicik gibi bir kelimeyle Türkçe’nin katline sebep olması değil, gerçek katil. Kesinlikle bunu suçu övmek için söylemiyorum, elbtte ki her şey insanlar için bunun da bilincindeyim, benim sözlerim sadece herkes eşitken daha bi’ eşit olanlara), bir oğlu aptal olan (anlamıyorsun yav), bir kızı para pul ve villa işlerinden anlasa da görgü nedir bilmeyen (nasıl ki hırsızlık babadan oğula geçiyorsa görgü de anababadan öğrenilen bir şey, yine sözüm en temel haklardan sosyal ve siyasi hakları bile olmayıp kültürel haklara bi’ o eksikti gözüyle bakmak zorunda kalanlara değil, tiyatroya sonradan girip sakız çiğneyen eğitimli cahillere) düğün davetiyesi devlet uçağıyla gidip elden verilen bir diğer kızı ise para sıfırlama ve evrak imha konusunda cin fikirleri olan kocasıyla birlikte kağıt ögütücüsü meraklısı olan (alt kata şey yaparsan) ve eh nihayetinde kendi de köprüye adını ver de üstünden geçelim geyiklerine malzeme olan bir annenin bir taraflarını soğutmak için de olabilir.

Zamanüstü kasideden bir diğer beyit de şöyle:

Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten

Zulümle, adaletsizlikle hürriyeti yok etmenin mümkün olmayacağını söyleyen Namık Kemal Gücün yetiyorsa çalış, insanlıktan anlama yeteneğini kaldır diyerek açıkça meydan okuyor. Haliyle uzunun twitter’ı engellemesi de kendini bir kez daha rezil etmekten başka bir işe yaramadı. Zaten beklentiler de çok daha büyük yolsuzluk, muta nikahı, yazıcıoğlunun ölümü ve son olarak da apoya verilen tavizlerle ilgili idi. Şahsen kimin kimle düşüp kalktığı benim umrumda değil e yolsuzluklar da kendi seçmeninin umrunda değil. Tadımlık olarak piyasaya sürülen palalılardan anladığımız kadarıyla evlerinde zor tutulan milyonların insan hayatına pek önem verdiği de söylenemez. Vaktiyle apo ile görüşen şerefsizken şimdi herifin Tayyip beni 3. adam yaptı demesi şeref kavramının da aslında pek o kadar önemli olmadığının göstergesi. Haliyle neyi niye yasakladı anlamak güç. Belki de benim olacak fıstık vurucam kırbacı gözüyle baktığı AOÇ’ye de olduğu gibi sırf söylediği bir şeyi yapmış olmak içindir.
Kardeşimin abla bir şey çıkmayacak boşa heveslenme demesine rağmen ben de deli gibi 25’inde bir şey çıkacak diye bekledim orası ayrı ama benimkisi çıkacak şeye göre uzuna olan tutumumun değişeceğinden değildi daha ziyade bunu bu kadar korkutan şeyin ne olduğu idi. Öğrenemediğimize göre yapılan pazarlıklar olumlu sonuç verdi demektir ki en azından seçimlerden önce Suriye’ye girmemiş olmakla avunabiliriz ki ben bu satırları yazarken onlar seçime bu yoldan gitmeye niyetli gözüküyorlardı.

Üzerindeki şüpheyi kaldırmaya çalışması gerekirken kendini zan aktında bırakacak işler yapmayı tercih edip soru bulamıyoruz gibi dandirik bir açıklama yapan ÖSYM’ye ise tek diyebileceğim bari zekamıza hakaret etmeyeydininiz olabilir ancak.

Madem bu yazıyı kaside üzerinden yazdım yine öyle bitireyim:

Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
Cihanı sensin azad eyleyen bin ye’s ü mihnetten

Nasıl bir sevgilisin gelecek umudu sen,
Sensin dünyayı bin dertten sıkıntıdan azat eden.

Kimi to Boku.

Etiketler

Efendim aslında yeni bir anime  tanıtmak gibi bir niyetim yoktu ama bu kadar beğendiğim bir animeyi de atlamadan geçmek istemedim.

Kimi to Boku.Bitmesin diye önce günde ikişer bölüm sonra da birer bölüm izlediğim hatta sırf biraz daha Kimi to Boku izlemiş olmak için açılış jeneriğini bile izlediğim (ki yukarıdaki 1. sezonun açılış müziğidir) animemiz için yüz kedi gücünde bir anime desem sanırım abartmış sayılmam. Kedi gücünde anime mi o nasıl şey öyle demeden önce söyleyeyim bunu sadece içinde bol miktarda kedi olduğu için söylemiyorum şöyle ki:

100 kedi sevimliliğindeki Shun,

Shun [Kimi to Boku.]anlatım bozukluğu yapma pahasına sevimli ile aynı anlama gelecek şirinlik muskası, sempatikliğin dibi gibi bilumum sıfatları sıralasam bile Shun’u anlatmaya yetmez, ki sadece sevimli de değil bir o kadar da kibar, iyi niyetli, nazik, saf, düşünceli…

100 kedi güzelliğindeki ikizler Yuuki ve Yuuta,

Yuuki ve Yuuta - Kimi to Boku.spordan derse hemen her alanda iyi olan ikizlerin, özellikle de Yuuki’nin, 100 kedi ile yarışacağı bir diğer konu ise dünya yansa umursamamazlık, manga okumak dışında yapmaktan hoşlandığı pek bir şey olmayan Yuuki’nin tek ilgilendiği şey ikizi, tutmasalar Yuuta’ya çıkma teklif eden kızı parçalayacaktı neredeyse

100 kedi gücünde sinirlenen Kaname,

Kaname [Kimi to Boku.]evde bedava içebilecekken para verip çay aldığı için zengin olmakla suçlanan Kaname-chi’nin bağırıp çağırmasıyla ünlü olması açıkçası biraz üzücü çünkü onun da ikizlerinki kadar güzel iğnelemeleri var -hoş ikizlerinkiler işin dalgasında olmalarından, Kaname’ninkiler ise gerçekçiliğinden- ama onlar kadar sakin olamadığı için daha ziyade bağırmayla bitiyor

100 kedi komikliğindeki Chizuru,

Chizuru  [Kimi to Boku.]

en çekici yanı gözünün altındaki beni olan Chizuru ilk başta demek Japonların gözünde de Almancılar böyle imiş dedirtse de jölesiz iki sahnesinde pek ala diğerleri kadar güzel olduğunu kanıtlamıştır, ekibin en komiği olmasına rağmen yüzümün en çok düştüğü sahneler de yine Chizuru’ya ait

Beşi bir yerde tadındaki karakterlerimizden de anlaşılacağı üzere animemiz için söyleyeceğim ilk şey komikliği, ama nasıl ki hayatta komedi anlık, dram ise sürekliyse animemizde de ayrı ayrı güldüren koparan koltuktan düşüren bölümlerin yanı sıra arka planda devam eden üzen darmadağın eden yıkıp geçen dramatik hikayeler de var.

Komikliğinden sonra söyleyeceğim şey ise kesinlikle yalınlığı. Malesef sadece 2 sezon ve 26 bölüm olan animeyi bitirince baktığım halen devam eden mangasını sırf bu sebepten sevemedim. Hemen hemen aynı olsa da hikayesi daha bir abartılı, çizimi daha bir “pozvari” idi sanki. Kuşkusuz animenin gerek hikayeleriyle gerek de görselliği ile bu denli yalın olmasına karşın bu kadar güzel olmasının sebeplerden biri de müzikleri.

Yuuki, Yuuta, Shun, Kaname ve Kaori Sensei [Kimi to Boku.]Chizuru ile Shun [Kimi to Boku.] Yuuta ile Takahashi [Kimi to Boku.] Yuuta ile Yuuki [Kimi to Boku.] Kaname ile Shun [Kimi to Boku.]Kimi to Boku. 19Kimi to Boku. 7Kimi to Boku. 10

Kimi to Boku. 11

Kimi to Boku. 13Kimi to Boku. 15Kimi to Boku. 17 Kimi to Boku. 18Yuuta ile Shun [Kimi to Boku.]Kimi to Boku. 16Son olarak kendim izledikten sonra bir de Sezim’e bulaştırınca evde bu aralar sürekli Kimi to Boku konuşur olduk: çok mu dırdık yaptık “Kaname gibi”, tembellik mi yaptık “Yuuki gibi” ki Sezim en çok Yuuki’yi sevdiği için bu benzetmeden memnun, Yuuta’nın insanüstü olduğunda zaten hemfikiriz, Shun zaten bir o kadar şahsına münhasır, Chizuru ise her izlediğimizde hala “yazık ya” dedirtebiliyor.

yaşandı bitti saygısızca aldatmanın tadına varınca doğru söylesen kimin umurunda gözüme inanırım haydi zıpla

Etiketler

,

“Acaba bu sefer ayrılıyorlar mı?” başlıklı haberlerini sürekli yalanlayan magazin dünyasının aralarından su sızmayan ikilisi, dersane tartışması ve akabinde gelen  bavuldan sızıntılarla limoniye dönen uzatmalı ilişkilerine “ne istediyse verdim” gibi alttan almalarla bir şans daha verme kararı almış olsa da son operasyonlarla birlikte Tayo ile Feto’nun çalkantılı ilişkilerinin nasıl bir hal alacağı yakın zamanda en çok konuşulan konu.

Her zamanki gibi, mağduriyetinden ödün vermeyip Ergenekon ve Balyoz’dan bile mağduriyet çıkarabilen Tayo’nun bu zor günlerindeki tek destekçisinin, her fırsatta “sadece arkadaşız, gerektiğinde konuşuyoruz” dediği Apo olması ise dikkatli gözlerden kaçmadı. Yoksa yeni bir şıracı bozacı mı sorusunu akıllara getiren ikilinin bundan sonraki meclis oturumlarındaki performansı ise merakla bekleniyor.

Haydi bakalım biriniz birinizden, diğeriniz Allahınızdan diyerek izlediğimiz haberlerden açıkça görüldüğü kadarıyla hainle (inanın buraya en hafif hangi kelimeyi yazarım diye çok düşündüm) işbirliği yapınca size de ihanet etmeyeceğinin garantisi olmuyormuş ki bizimkilerin ikisi de kasetler, ses kayıtları ve bilumum belge ile bu konuda birbirlerinden aşağı yanı olmadığını pek ala kanıtladı.

Ortada dönen pardon iç edilen para bile korkunçken aklımın almadığı rüşveti bu kadar olan bir rantın ne kadar olabileceği. Ama aklımın asıl almadığı “soyuyorsa beni soyuyor, sana ne?” diyen zihniyetin aymazlığı.
Rüşvet operasyonunun en başında boşbakan kendinden bekleneni yapıp bakanlarını savunmuştu çünkü tabanının istediği buydu, pirincin taşının ayıklanması değil. Bu, sadece, onların ucuz şovenizmden anladıkları/hoşlandıkları için değil kendilerinin de pirincin taşı olmalarından kaynaklarınıyordu. Eğer üstteki taşlar ayıklanırsa kendileri gibi alttakilere neler olmazdı? Elbette ki rüşvet alan kollanacaktı çünkü fırsatını bulsalar kendilerinin de yapacağı bir şeydi, elbette ki nüfuzunu suistimal eden kayırılacaktı çünkü kendileri de bulundukları yere o yolla getirilmişlerdi. Bu yüzden önce peygamber sonra ibadet en son da Allah olan boşbakanın böyle yapması dediğim gibi kendinden beklenenden başka bir şey değildi ama soyuyorsa beni soyuyor nedir yahu? İnönü gerçekten boşa dememiş “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.” diye.

Bir de kendi adıma konuşuyorum tüm bunlar olurken ilginç bir şey yaşandı: Arınç ile hemfikir oldum, neyse ki sebeplerimiz farklı da biraz kurtarır yanı var.
Hatırlarsanız geçenlerde Arınç tvit atan “bazı şahıslar”dan dert yanıyordu ki o dert yanmasın da kim yansın? Ne zaman biri lafın nereye gittiğini bilmeden bir şey dese hükümet sözcüsü sıfatından dolayı arkasını toplamak ona kalıyor, değil akıl baliğ sahibi bir insanın, kargaların bile güleceği açıklamalarla durumu kurtarmaya çalışmak zor iş sonuçta. Ama benim bu “çıt çıt çıt” olayında takıldığım nokta bazı devlet adamlarının devlet adamı olmak kolay da adam olmak zor, bunu kanıtlayan da ben olacağım diye adeta birbirleriyle yarışması: popoyla tvit atanlar, CAPS LOCK SEVDALILARI, kıt ingilizce ile Obama’ya mesaj atanları geçiyorum kıt Türkçe ile kendini rezil edenler, suskunluğu asaletinden olan ayrılık sonrası ergeni gibi özlü söz paylaşıp asaletin buysa gerisini düşünmek istemiyorum dedirtenler varoğlu var yani.

Hayır istediğim devlet kurumunun bir ağırlığı olması onun da çok bir şey olmadığını düşünüyorum.

Son olarak başlığım saygısızca yaşadıkları, aldatmanın tadına varınca biten ikilimize gelsin.
Söyledikleri tek doğrunun kendileri hakkında değil de karşı taraf için olması size de dinsizin hakkından imansız geliyorsa demek ki dincinin hakkından da tarikatçı geliyormuş dedirtmiyor mu a dostlar?

Umrumuzda olan tek şeyin ’90’larda ünlü düşmesinin olup olmadığı varsa umurunda denilen şey ne olduğu gibi basit şeyler olduğu günler görebilmek dileğiyle.

Umineko no Naku Koro ni

Etiketler

,

efendim geçenlerde bilgisayarda ne var ne yok diye dolaşırken Umineko’nun müziklerine rastlayınca kendisine ne kadar aşık olduğumu hatırlayıp burada hakkında bir iki söz söylemek istedim

ne kadar aşık olduğum gibi abartılı bir söylem kullansam da aslında Umineko ile ilk karşılaşmamızda bir elektrik alamamıştım açıkçası sonra izlemek için anime ararken Umineko’ya tekrar rastlayınca aslında pek de hatırlamadığımı farkedip rastgele bir bölümünü izleyeyim dedim sonra ondan da pek bir şey hatırlamayınca en baştan başlamaya karar verdim ve anime bitince tek düşündüğüm daha önce nesini beğenmediğim idi

Umineko ile olan hikayeme devam etmeden önce Umineko’nun hikayesini anlatsam sanırım daha iyi olur

Umineko no Naku Koro ni 4 soru, 4 de cevap bölümünden oluşan cinayet ve gizem üzerine kurulu bir görsel roman, ondan uyarlanan animesi, mangası ve romanı mevcut, ilk 4 bölümde cinayetlerin çözülmesi için çeşitli ipuçları veriliyor, sonraki 4 bölüm ise cevap bölümü olsa da 7. bölümde her şey açıklanana kadar hiçbir şey anlaşılmadan devam ediyor, son bölüm ise adı üstünde son

aile toplantısı için bir araya gelen kahramanlarımız, akabinde patlak veren fırtına, adada mahsur kalan ailemiz, saklı altınlar ve devamında gelişen cinayetler esas konumuz arkasından çıkanları ise elbette söylemiyorum

ortaya çıkıp cadı olduğunu ve tüm cinayetleri büyüyle işlediğini iddia eden Beatrice ile büyü diye bir şeyin olmadığına inanan ve Beatrice’in varlığını kabul etmeyen Battler esas kahramanlarımız

beatrice ile battler [umineko no naku koro ni]

diğer karamanlarımız ise Battler’ın kuzenleri, anne babalar ve evdeki çalışanlar

battler, eva ve george [umineko no naku koro ni]shannon ile george [umineko no naku koro ni]natsuhi [umineko no naku koro ni]beatrice’in portresi ile kinzo [umineko no naku koro ni]shannon ile beatrice [umineko no naku koro ni]rosa ile maria [umineko no naku koro ni] eva, natsuhi, hideyoshi, kyrie, rudolf ve krauss [umineko no naku koro ni]umineko 2kanon ile jessica [umineko no naku koro ni] kanon [umineko no naku koro ni]battler ile betrice [umineko no naku koro ni]beatrice ile renove [umineko no naku koro ni]beatrice ile eva [umineko no naku koro ni]

kumasawa ile godha [umineko no naku koro ni]beatrice ile kinzo [umineko no naku koro ni]battler ile ange [umineko no naku koro ni]italyanca açılış müziğiyle başlayan animesi (ki yukarıdaki, görsel romanın sonundaki müziktir, o da italyancadır, ki onun da hikayesi vardır) maalesef sadece soru bölümlerini kapsıyor ben de ilk izleyip de beğenmediğimde devamı çekilince bakarım artık deyip pek üzerine düşmemiştim ama tekrar izledikten sonra tam manasıyla meraktan çatlar haldeydim sonra koştur koştur mangasını okumaya başladım ama maalesef o da tam olarak bitmiş değildi deli gibi sonunu öğrenme merakı içindeyken görsel romanına rastlamamla dünyalar benim oldu

ilk izlediğimde bu kadar beğenmemiş olmamın sebebi ise sanıyorum Umineko’yu hazırlayanların daha önce hazırlamış olduğu Higurashi no Naku Koro ni‘den hemen sonra bir Higurashi daha beklentisiyle izlemiş olmam şimdi düşününce neden aynısını yapsınlar ki zaten, onun yerine Higurashi’de nasıl yani dedirten aynı kahramanlar farklı hikayeler olayı burada doğrudan veriliyor, yine doğrudan soruyor Umineko katil kim diye, ister kolaya kaçıp Beatrice’in cadı olduğuna inanın tüm cinayetlerin sorumlusu o olsun isterseniz de Battler gibi, Beatrice’in cadı olmadığına inanıp katili bulmaya çalışın ki hemen belirteyim katil Beatrice değilse o zaman tanıdıklarınızdan şüpheleneceksiniz ki yine hemen belirteyim oyunu hazırlayanlara göre tüm bu gizemin çözümü mümkünmüş müş dediğimden anlaşılacağı üzere ben hiç de öyle bir işe girişmedim

Umineko ile ilgili okuduğum en ilginç şey ise oyunu hazrılayanların tüm hikayeyi ve her şeyin sebebini Beatrice’in dublajını yapan Sayaka Ohara‘a anlatmış olması ki Beatrice’in her konuşmasında sesindeki iğrenmeyi, nefreti ve mutsuzluğu çok rahat hissedebilirsiniz

evet anlattığım şeyin sizi yarı yolda bırakacak bir anime birkaç durak daha götürecek bir manga ve ancak görsel romanla sona vardıracak bir seri olduğunun farkındayım ama Beatrice derdin ne neden yapıyorsun bunu Battler’a? dedirtirken Allah belanı versin Battler ne yaptın bu Beatrice’e? dedirtebilen bir seri Umineko

umineko no naku koro nibu resim de aldatıcı olmasın, böyle bir son yok, sadece yazıyı güzel bir resimle bitirmek istedim

Türk, ne manaya gelir? ve Kaşgarlı Mahmud’un ilk Türk haritası

Etiketler

Soru — Öyle zannediyorum ki, milletimizin ismi hususunda, benim gibi, birçok gençlerin de bilgisi yoktur. (Türk), ne mânaya gelir?

Cevap — (Türk) kelimesinin, (türemek) mastarından geldiğini iddia edenler olduğu gibi, (kuvvetli) anlamına geldiğini söyliyenler de vardır. Türk illerinde uzun yıllar dolaşıp, o sahalardaki Türkçeyi tetkik eden ve büyük bir lûgat kitabı meydana getiren Kâşgarʹlı Mahmud, (Dîvân-ü Lûgaat-it-Türk) adını verdiği bu kitabında (Türk) kelimesi ve Türkler hakkında şunları söyler:

«Türklere (Türk) adını Ulu Tanrı vermiştir, diyorum. Çünkü, bu hususta bir hadîs-i kudsî vardır. Bu hadîsi bana Kâşgarlı Halef oğlu Hüseyin söyledi. Ona da, İbnülgarkî söylemiş. İbn-i Ebîdünya diye tanınan Ebû Bekir Müfid Cercerâîʹnin, âhir zaman üzerine yazdığı bir kitapta Peygamberimize kadar vardırdığı şöyle bir hadîs-i kudsî varmış: «Yakuulullahu celle ve azze: İnne lî cünden; semmeytühüm-üt-Türke ve eskentühüm-ül-maşrika; faizâ gadibtü alâ kavmin, sallattuhum aleyhim = Tanrı diyor ki: Benim birtakım askerlerim vardır ki, adlarını TÜRK koydum; onları doğuda yerleştirdim; herhangi bir kavme gazap ettim mi, Türkleri onların üzerine musalat ederim, saldırtırım.»

İşte bu, Türklerin bütün insanlardan üstün olduğunu gösterir. Çünkü Tanrı, onlara ad vermeyi, bizzat kendi, üzerine almıştır. Onları, yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerde yerleştirmiş ve onlara «kendi ordum» demiştir. Türklerde bu ilâhî meziyetlerden başka, güzellik, sevimlilik, hoşluk, edep, terbiye, büyükleri sayma, sözde durma, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer meziyetler de vardır.

Bu kelime, hem müfret, hem de cemi olarak kullanılır.

Gene bu kelime, vakit, zaman ifade eden bir kelime olarak, muayyen bir zamanın, bir müddetin ortası mânasına da gelir: (Türk üzüm ödü = üzümün tam olgunluk zamanı), (Türk kuyaş ödü = gün ortası; güneşin tam zevalde bulunduğu vakıt), (Türk yiğit = Yiğitlik, gençlik çağının ortası).

(Dîvân-ü Lugaat-it-Türk) de, bir de Türk Dili hakkında bir hadîs zikredilmektedir: (Taallemû lisâne-t-Türk-i; liennehüm milken tıvâlâ = Türk dilini öğreniniz; çünkü onların çok uzun bir zaman devam edecek saltanatları olacaktır).

Türkler, bilhassa Yağma Türkleri, güzellikleriyle meşhur oldukları için, (Türk) kelimesi İranlı şairlerin dilinde (güzel) sıfatı yerine kullanılmıştır. Hâfız-ı Şîrâzî, bir gazelinde şöyle der:

Eger an türk-i Şîrâzî be-dest âred dil-i mârâ,
Be-hâl-i hindüyeş bahşem Semerkand ü Buhârârâ.

Tercümesi şöyle olabilir: (Eğer o Şirazlı güzel, bizim gönlümüzü eline alırsa, yani bizi severse, onun bir siyah benine Semerkand ile Buharaʹyı bağışlarım.)

Milletimizi öğen bu ilâhî ve bediî sözlere Atatürkʹün şu vecize-imanını da ilâve edelim: Ne mutlu Türküm! diyene.¹

boşbakanın noterinin ve bilimum dalkavuğunun milli bayram alerjilerinin yerini seçim yarışına bıraktığı gün olan 29 Ekim ki bu arada cumhuriyetimizin de kuruluşudur sebebiyle esip gürleyen bir yazı yazmak istemediğim için babaannemin hayat mecmualarında bulduğum bu yazıyı noktasına dokunmadan paylaşayım istedim

Divân-ı Lügati’t Türk malumunuz Araplara Türkçe’nin Arapça’dan bir eksiği olmadığını kanıtlamak amacıyla 1072 yılında Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan bir eser, eser diyorum çünkü sözlük, ansiklopedi, antoloji ve hatta Türk’lerin ilk haritasını içinde barındıran bir derleme
yukarıda yazdığım her şeyi ben de ilk defa duymuş bulunmaktayım hatta madem bahsini açtım ilk Türk haritasını da ekleyeyim

İlk Türk Haritası - Kaşgarlı MahmutHarita aslen doğuyu yukarıda gösteriyormuş ki resimdeki günümüz haritaları gibi kuzey yukarıda olacak şekilde dönderilmiş hali
Haritanın merkezinde (kırmızı çizgi içindeki alan) Orta Asya var ve kenarlara gidildikçe ölçek küçülmekte

Renklerin sembolleri şu şekilde:
mavi: nehir,
yeşil: deniz,
açık sarı: çöl,
kırmızı: dağ,
sarı: şehir, ülke ve halklar

Rakamlar ise şöyle:
1 Bulgaristan (İdil – Volga Bulgar Devleti)
2 Hazar Denizi
3 Rusya
4 İskenderiye
5 Mısır
6 Taşkent
7 Japonya
8 Çin
9 Balasagun
10 Kaşgar
11 Semerkand
12 Irak
13 Azerbaycan
14 Yemen
15 Doğu Somali
16 Doğu Sahra
17 Etiyopya
18 Kuzey Somali
19 İndus Nehri (Pakistan)
20 Hindistan
21 Seylan (Sri Lanka)
22 Kaşmir
23 Yecüc Mecüc
24 Dünyayı çevreleyen deniz²

Kaynak:
1 Türkçeyi İyi Biliyor musunuz? – Ş. Kutkan – Hayat Mecmuası 1961
2 The First Turkish World Map, by Kashgari (1072)

silifke’nin yoğurdu, kız seni kimler doğurdu; seni doğuran ana, balınan mı yoğurdu

Etiketler

,

evet mersin yöresine ait başlığımızdan da anlaşılacağı üzere kaç zaman önce bahsettiğim mersin gezimizi nihayet geniş geniş yazma fırsatı bulabildim

aslında mersin’e çoğu insanın aksine yazlıkta tatil yapmak için değil annemin mersin’e olan aşırı merakı sebebiyle gittik, hayır annem mersin limanında işleri olan bir tacir ya da armatör değil,
önce, gece vardığımız için tarsus’u göremedim diye üzülsem de ertesi gün yiyip içip gezerek üzüntümü attım bir şekilde, sonraki gün de annemin bir arkadaşını ziyaret edip üstüne bir de mersin düğünü gördük, hayır annem bizi kirli emelleriyle arkadaşının düğününe götürmedi, onlar düğünde diye gittik sadece

lafı fazla uzatmadan harareti alan ve de kolanın hammaddesi olduğu söylenen meyan kökü ile başlayayım, alışınca fena gelmese de her gün meyan kökü içmeyen benim gibiler için tavsiyem mümkün olduğunca tek seferde ve ılıtmadan içmek

DSCN6954DSCN6955içi ceviz ya da fıstık dolu, dışı hamur kaplı, bol köpükle yenen kerebiç, bir nevi içli köftenin tatlı hali

DSCN6957sonradan öğrendiğime göre bu köpük aslında lokuma da o beyaz rengi veren çöven otundan yapılıyormuş

ve elbette ki mersin denince akla gelen güzellik sirkeli su buharıyla pişen, acı biber ve limonla lezzeti tavan yapan tantuni

DSCN6971111

yine sonradan öğrendiğime göre tantuni ismi içine ekenen kuruk yağından kaynaklanıyormuş, kuruk yağsız olana biftek deniliyormuş

SAMSUNG

ve havucun en tatlı hali cezerye

SAMSUNGbir de bici bici var ki adana’dan sonra mersin’de de yemek kısmet olmadı malesef

DSCN69488888

hoş babamın anlattığı kadarıyla su muhallebisi üzeri kar helvası üzeri şerbet + gül suyu üzeri pudra şekeri pek cazip gelmese de beni üzen yiyememiş olmak

neyse yediğimi içtiğimi bitirip cennet – cehennem ile devam edeyim

cennet – cehennem aslında karstik aşınım şekillerinden obruk ve hemen yanyana yunan mitolojisine göre zeus, tifon ile olan kavgayı kaybedince cehenneme hapsedilmiş, demem o ki bayağı eskiler

bilmem zaten kimse gitmek istemez diye mi ama cehennem’in inişi yok, pek geniş olmadığı için o kadar büyük gözükmese de yaklaşık 120 metre derinliğinde

SAMSUNGhoş cennet’in inişi var, cehennem kadar derin de değil üstelik ama onun da çıkışı hiç kolay değil, zira ben de hoplaya zıplaya indim ama çıkarken daha çok var mı şirin baba? diyen şirinlere döndüm

cennet (cennet-cehennem)

indikçe rutubetin insanı ezmesi de bir ayrı, bu rutubetin nedeni mağaranın derinleşmesi olduğu kadar, içinde yeraltı sularından oluşan bir derenin bulunması da, hoş indikçe taşların kayganlaşması ve rutubetin nefes aldırmaz hale getirmesi (açıkçası karanlığın korkunç bir hal almasının da etkisi büyük, gerçi tabanında ışıklar varmış diye duydum) nedeniyle biz suya kadar inmedik hoş iyi ki de inmemişiz hiç çıkamazdık herhalde

DSCN7020kilise de meryem ana için yaptırılmış bu arada

DSCN7032mersin gezimizin bir güzel yanı da eve karaman üzerinden dönmek oldu zira karaman’ın “Bu günden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır” diyen Karamanoğlu Mehmet Bey’i ile elbette yarışamasa da bir güzelliği de bisküvi ve şekerleme fabrikaları ile dolu olması

26 Eylül Dil Bayramı Kutlu Olsun!

tereyağında hurma

Etiketler

tereyağındahurmaEfendim ısrarla meclise tatil yok derken akapenin önce kendi getirdiği tasarıya sırf muhalefet evet dedi diye hayır demesi akabinde de teravihe giden akapelilerden fırsat bulan muhalefetin ilk defa bir kanun teklifini evet oyuyla geçirmesi sonucu meclise zorunlu tatil yaptıran ramazan sebebiyle ben de siyaset yazmaya ara vereyim istedim ve ramazana tam uyacağını düşündüğüm bir tarifi paylaşmaya karar verdim

İlk gördüğümde hımm kolaymış deneyeyim ben bunu bir ara diyerek kenara ayırdığım tarifimizi geçenlerde sofrada hurmalalarla rastlaşınca denemeye karar verdim ve hurmanın son noktası ile tanışmış oldum

Aslında tarifi okuyalı çok olduğundan aklımda sadece hurmaların yağda çevrildiği kalmıştı daha sonra tarifin hikayesini okuyunca öğrendim ki bu balı kendinde yağı üstünde şey aslında yağda çevrilen hurmaların krema ve şanfıstığıyla sunulduğu bir Hint tatlısı imiş, zaten bu yağlı bal küplerine iftariyelik muamelesi yapıp ilk olarak  yiyince benim de üstüne bir şey yiyesim gelmemişti hiç neyse ki çok sürmedi

Bir de tarifi ilk olarak Tunus Hurması ile denedim, Tunus Hurması daha küçük olduğundan çekirdeğini çıkardıktan sonra bütün halde bile rahat pişiyor ayrıca biraz daha sertçe ve daha açık bir kahverengi olduğu için piştikten sonra hem şeklini daha iyi koruyor hem de daha parlak görünüyor, daha sonra evdeki, kimbilir hangi hacı’nın yine kimbilir ne zaman verdiği ve artık iyice kurumuş olan hurma ile de denedim. Ürdün Hurması olduğunu tahmin ettiğim hurmayı ise daha iri olduğu için ikiye bölerek pişirdim, iyice kurumuş olduğundan çekirdeklerini çıkarmak için bıçakla kesmem gerekmesine rağmen piştikten sonra daha yumuşak oldu. Bize bir seferde 5 – 6 tanesi yettiği için ölçüyü ona göre yazdım, elbette oranlarla ve miktarlarla oynamak mümkün. Biz sıcak sıcak yemeklerden önce yiyoruz ama küp küp kesilirse kekte; ezilirse de dondurmada güzel olur diye düşünüyorum

Tereyağında Hurma

  • Süre: 5 dakika
  • Zorluk: Kolay
  • Yazdır

(LondonEats adlı siteden alınmıştır)

Malzemeler:
5 – 6 hurma
1 çay kaşığı tereyağı

Yapılışı:
Çekirdeklerini çıkarttığınız hurmaları bir tavaya dizin ve 1 çay kaşığı tereyağı ile iki tarafı da yumuşayıp karamelleşinceye kadar çevirerek pişirin.

Orjinal tarifte bundan sonra hurmalar, krema ve şanfıstığı ilavesi ile tatlı olarak sunuluyor.

Afiyet Olsun.

Zıpla, zıpla; zıplamayan …

Etiketler

,

zıpla

-Yahu gözüm nerelerdesin? Sen ki en ufak şeyde çeneni alıp gelen birisin, yoksun kaç zamandır.

+Vallahi ortalarda tdk lakabıyla dolaşıp Deli Türkçeci’yim diye övünürken ayran içkisi gafını farkedememenin utancı içindeydim.

-TDK olup da ne yapacaksın allasen, yalaka mı olacaksın?

+Evet sevgili Feyza Hepçilingirler de TDK’nın bozulduğunu söylüyordu hep ama ben ki millete muhabbet etmeyi bırakmak istetecek kadar herkesin söylediklerini didik didik eden biriydim, ayran’a içki denmesini atlamam yıktı beni tek kelimeyle.

-Öyleyse ben de belki o ayranı alkollü içiyordur geyiğini yapayım da neşen yerine gelsin.

+Zaten diğer ihtimal olan belki Türkçesi yetmiyordur geyik değil anca gerçek olur, malum içinde Türk geçen şeyleri pek sevmez kendisi.

-Ha şöyle… Ama hatırlatayım açılım yüzünden oyları düştüğünden MHP’nin oylarını kapmak için Türk bayrağını eksik etmiyor artık mitinglerinden.

+Türk bayrağı da kesmemiş olacak ki sonra MHP bayrağıyla tiyatro oynadı üstüne ama MHP de dindarların oylarını kaçırmamak için adamların her oyununa çanak tutarsa olacağı bu.

-Bu arada itiraf edeyim sen ortalarda gözükmeyince korkmaya başlamıştım artık yoksa benim gözüm de mi olanları anlayıncaya kadar konuşmayacak diye.

+Çok şükür benim beyin kaslarım o şahsın tetik parmağındaki kaslardan çok çalışıyor, zaten o şahıs da olanları hala anlayamamış olsa gerek ki baksana konuşamadı bile.

-Öyle mirim öyle, ama madem anlamadın mesleğin gereği anlayıp da konuşan adam rolü yap bari öyle değil mi?

+İyi dedin azizim de sen ben polis şiddetini görüp üzülürken iftiraları duyup kızarken bunlar gözleri var görmezler kulakları var duymazlardan olmayı seçen insanlar fazlasını beklemek zaten aptallık olur.

-Çok doğru dedin mirim de hala polisin biri çıkıp bağırabiliyor gaz sıkmayayım da osurayım mı diye inanabiliyor musun? Adam uyguladığı şiddeti orantısız olarak görmüyor bile. Zevk alır gibi copluyorlar insanları, gazı da suyu da silah gibi görüp insanların yüzlerine gözlerine sıkıyorlar, duran adamları dövüp çadırları yakıyorlar hatta hatta bir bayanın saçını çeken vardı. E sen kendini böyle kaybedersen müsade et de biz de bir yanlış yapıyorsun diyelim değil mi?

+Sen öyle diyorsun da adamanlar seçimle gelen adamı devrimle indirmeye çalışanlara polisin bu yaptığı müstehak görüyor. Hayır bunlar daha yeni olaylar, Kaddafi’ye, Mübarek’e, Zeynel Abidin’e bağırmadın mı sen halkını duy diye? O zaman o adam da seçimle gelen iktidar değil miydi? Hala Esad’a bağırmıyor musun çekil git diye? Esad’ı devirip Amerika’nın kucağına oturacağım diye teröristleri ülkende beslemiyor musun? Demezler mi bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye?

-Değil mi, madem onlara diyorsun halkın sesini duy diye sen neden duymuyorsun, dinlemiyorsun kendi halkını? Haydi onu da geçtim, bir insan evladına şu muameleyi reva görmek insanlık değil bir kere.

+Çok güzel dedin azizim ama beni asıl üzen ne oldu biliyor musun? Oyumun bir kıl değerinde olduğunu öğrenmek.

-İlahi yeni mi farkettin bunu?

+Doğru dedin de yine evvelden kendini makarnaya satanla eşti bugün kıla düştü.

-Biz de daha uğraşıp duralım… Biz hakkın hukukun güçlünün tekelinde değil de halkın elinde olduğu bir ülkede daha insanca yaşamayı isterken kadın kendini kıl olarak görüyor. E öyle görmezse inanır mı bu olanların fazi lobisinin işi değil de son damla olduğuna, düşünür mü bu gençlerin faiz lobisiyle işi olur mu diye, der mi ne nazarı Allah aşkına bari tutar bir şey söyle diye…

+Anca başbakanı yedirtmeyiz derler, oysa bilse o kadın asıl yenenin bizim geçliğimiz olduğunu, bunların kadrolaşması yüzünden resmen benim gençliğim gitti onu diyen yok.

-Neyse ki bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

faşist kedi

Etiketler

,

konuyla alakasız pisiler

gelin de size ırkçılık neymiş anlatayım

lisedeyken bir van kedimiz vardı

kedi besleyenler bilirler her ne kadar latince adları felis domesticus olsa da pek domesticus yani evcimen olmayan bu hayvanları evde tutmak oldukça zordur hele de bizimkiler gibi mutfak penceresinin pervazından atlayıp evin arkasındaki asmadan da balkona tırmanan kedileri nereye kadar evde tutabiliriz?

neyse uzatmayayım bizim kedi hamile kaldı o baharın, gecenin birinde de acıklı acıklı miyavlamaya başladı sabah kalkınca gördük ki 2 beyaz 2 de siyah-beyaz kedi doğurmuş

okuldan gediğimde kedilerden biri maalesef ölmüştü, sezim’le beraber peçeteye sarıp bahçeye gömdük

ertesi gün okuldan geldiğimde aynı manzarayla maalesef bir kez daha karşılaştım yine sezim’le beraber gömdük kediyi

şimdi bu kedi köpek milleti tek seferde çok yavru doğurabilen ama aman en güçlüsünü seçeyim de türüm sağlıklı yavrulardan devam etsin gibi kaygıları olmayan hayvanlar yani leyleğin yuvadan attığı gibi bir şey yok bunlarda

oysa bizim kedide hafiften ırkçılık varmış olacak ki kendi beyaz bir kedi olduğu için siyah-beyaz olan kedileri ayırıp resmen onlarla ilgilenmemişti

neyse kalan kediler biraz büyüyünce birini sezim’in bir arkadaşına verdik verdiğimizin ertesi günü bilmem yavrusunun derdiyle kendini dağlara bayırlara mı attı yoksa bir arabanın altında mı kaldı ama bizim anne kedi ortadan kayboldu

elimizde kalan diğer kedi biraz daha büyüyünce farkettik ki beyaz kedilerde çok sık görülen sağırlık derdinden muzdaripmiş garibim
o zaman biz yavrusunu aramaya gitti diye düşünüp gidişini anaçlığına yorduk ama bizim kedinin elinde kalan tek yavrusunun genetik yönden üstün olmadığı gibi bir de eksik ve kusurlu olduğu için gittiğinden şüphelenmiyor da değilim yine de günahı kendi boynuna tabi

bu arada işin en ilginç kısmı ise bizim kedinin de aslen safkan bir van kedisi olmaması zira gözlerinin ikisi de aynı sarımsı yeşildi

demem o ki bizim Türk Milliyetçiliği ile Atatürk Milliyetçiliğini ırkçılıkla bir tutarak kendi hasta düşüncelerini gizlemek isteyenlerin içlerindeki Türk-Atatürk düşmanlığı ya da allerjisi yüzünden milli bayramlarda hastalanmalarından daha doğal ne olabilir?

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun

Her millet layık olduğu şekilde yönetilir

Etiketler

efendim artık hiç haber seyredesim kalmadı

keşke bunun sebebinin sayın seyirciler zavallı küçük çocuk şöyle oldu, talihsiz yaşlı adam böyle oldu diye haber sunan spikerler olduğunu söyleyebilsem ama maalesef ki değil

evvelden her gün gelen şehitler insana haber seyrettirmezken şimdi de bu şehit haberlerini kesmeyi beceremeyen boşbakanın analar ağlamasın masalıyla milleti aptal yerine koyarak günbegün ülkenin içine etmesi ve yetmezmiş gibi ülkemizi bölmeyi amaçlayan pkk ile can ciğer kuzu sarması olması haber seyrederken insanın elinin ayağının boşalmasına neden oluyor

yıllar yılı bebek katili denilen apo önce namazlı niyazlı oldu, peygamberin hadislerinden laf anlatır oldu,  sonra biz terörle masaya oturmayız diyen boşbakan bununla karşılıklı mektuplaşmaya başladı, peygamberden alıntı yapan apodan alıntı yapar oldu

hayır nasıl bir koltuk sevdasıymış mı diyeyim yoksa nasıl bir cumhuriyet Atatürk Türklük düşmanlığıymış mı diyeyim bilemedim

her haltı bilen boşbakanın asıl bilmediği ya da çevresindeki dalkavukların kendisine söyleyemediği şey şu ki ne kadar her kurumu parmağında oynatsa da, ne kadar karşısında kimseyi durdurmasa da, ne kadar tek adamın dese de bizim için tek adam her daim Atatürk olacaktır

onun o al gülüm ver gülüm şark kurnazlığı ile aman tek adam olayım aman başkan olayım aman bi tarafımı kurtarayım diye ülkeyi bölen, böldüren politikalarının er geç hesabı sorulacaktır bugün kapısında kul köle olup ona biat eden insanımsılara kanıp da kendini bir şey zannetmesin hiç zira o insanımsılar bundan önce de çillerin, yılmazın ve hatta hatta ecevitin de yanındaydılar

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.