Çorapta Yumurta ya da namıdiğer Altın Yumurta

Etiketler

, ,

sezim ve altın yumurtaAçıkçası elime her yumurta alışımda aklıma gelmiyor değildi çok sallarsam sarısıyla beyazı karışır mı diye ama geçenlerde altın yumurtayı görüp de böyle bir şeyin mümkün olduğunu öğrenince merakım hepten tavan yaptı. Önce bir hayal kırıklığı yaşasam da yapmak için alet gerektiğinden dolayı neyse ki sorunca google buldu bana bir çare

Aslında altın yumurta’nın olayı basit: bir adet yumurtayı bir adet naylon çorabın ortasına yerleştirip gerisini fizik kurallarına bırakmak, sonrasında kas kuvveti merkezkaç kuvveti ile birleşip sıradan bir yumurtayı altın yumurtaya çeviriyor.

Anneme göre yumurtadan başka bir şeye benzeyen, kardeşime göre hiçbir şeye benzemeyen altın yumurta bana kalırsa yumurtanın beyazını yerken sarısının tadını almak gibi.

Çorabın içinde patlayıp beni baştan aşağı yumurta yapan 2 yumurta, olmuş mu diye kontrol ederken Sezim’in elinden kayıp giden 1 yumurta ve kalvaltıda pişen 4 yumurta ile toplam 7 yumurtaya mal olan altın yumurta maceramdan hareketle altın yumurta nasıl yapılır anlatayım:

• Öncelikle altın yumurtanın olup olmadığını anlamanın en iyi yolu karanlıkta bir fener ile yumurtanın içine bakmak, bunun için de en uygun zaman haliyle akşam, eğer başlamadan önce yumurtanın içine bakarsanız nasıl da aydınlık olduğunu görebilirsiniz.

• Eğer yumurtanın patlayıp her yeri kirletmesini istemiyorsanız -ki ben gidip saçlarımı yıkamak zorunda kaldım mesela- yumurtayı streç filme sarabilirsiniz hatta bir yerde yumurtayı bantlamaktan bile söz ediliyordu.

• Sonra yumurtayı bir dizaltı çorabın ortasına yerleştirip iyice gergin tutarak pervane/fırfır oynar gibi 20 kere kendi etrafında döndürün, çorap ne kadar gergin olursa o kadar hızla çözülecektir, bu döndürüp açma işini yaklaşık 10 kez tekrarlayın ya da şöyle söyleyeyim evde otuturken mutfaktan gelen bir sesin amanin gitti bir şeyler dedirtmesi gibi şakır şukur bir ses gelene kadar yumurtayı çevirin, yaklaşık 10 kez dememin sebebi ise yumurtasına göre değişmesi çünkü bendeki yumurtalardan biri civciv midir nedir içindeki diye düşündürtecek kadar benimle inatlaşıp karışmadı, geçen haftadan kalansa daha ilk seferde karıştı mesela. (isteyene şöyle de bir video mevcut)

• En son olarak da ışıkları kapatıp fener ile yumurtanın içine bakın iyice karanlık hale geldiyse sarılar tüm yumurtayı kaplamış, altın yumurta pişirmeye hazır hale gelmiş demektir.

soldaki normal yumurta, sağdaki ise altın yumurta

• Tarifi daha doğrusu yöntemi bulduğum yerde altın yumurtanın soyulmasının biraz daha zor olduğuna dair bir yorum vardı. Bu yüzden haşlama suyuna her zamankinden daha fazla tuz ekledim. Normalde ben de haşlanmmış yumurtayı hafif kayısı kıvamlı sevenlerdenim ama altın yumurta sanki tam pişmişken daha güzel gibi.

Son olarak bir daha yapar mısın? derseniz yenmeyecek kadar kötü olduğundan değil de sadece alışkanlıktan dolayı Sinem hani senin bir altın yumurtan vardı, yine yapsana diyen olmadıkça yapmam muhtemelen ama yumurtayı soyunca o sarı rengi görmenin güzelliği de bir ayrı.

altınyumurtaDeneyecek olanlara şimdiden afiyet olsun.

Seçmece bunlar!

Etiketler

temsili seçmece

Tüm partilerin kazandığı seçim olarak adlandırılan son yerel seçimin aklıma getirdiği tek şey kimin kaybettiği oldu. Madem ki bütün partiler oylarını artırdı o zaman oyunu kaybeden kim oldu? 2004 seçimlerinde %1’in üzerinde oy alan 10 parti var, 2009’da bu sayı 8’e, 2014’te ise BDP-HDP ortaklığı ile 6 partiye iniyor. Yani kaybeden küçük partiler olmuş, dahası seçim yarışı yurdun genelinde 3 parti, doğuda ise 2 parti arasında geçti. Haliyle demokrasinin en önemli özelliklerinden çok sesliliğin yerini gitgide kutuplaşmaya bıraktığını görmemek elde değil.

Her ne kadar bütün partiler kazandı gözüyle bakılsa da benim gözümde bu seçimin asıl kazananı tek kelimeyle BDP, elbette bu oy “başarı”sının arkasında hükümetin çanak tutan politikaları kadar PKK korkusu ve aşiret baskısı gibi sebepler olsa da güneydoğunun neredeyse tamamını silip süpürdüğü su götürmez şekilde ortada. Hele de çıkardığı evlere şenlik başkanlardan birinin ilk icraatının Kürtçe konuşmak gibi bir şovenistlik yapmak (insanın dilini konuşması değil elbette şovenistlik olarak gördüğüm ama tercümanla konuşmak nedir yahu?), bir diğerininkinin ise petrolden pay istemek gibi bir meydan okuma (asıl amaç istemek değil kuşkusuz, isteyebilme pervasızlığını göstermek, bu söylemlerinin zamanla normal karşılanmasını sağlamak) olduğunu düşünürsek durun bunlar daha iyi günler, önümüzde hala iki seçim var, bu ne ki dedirtiyor.

Seçime hırsızlık, yolsuzluk ve diğer pek çok suçtan aklanmak için giden AKP ise ironik bir şekilde hırsızlıkla, hilekarlıkla ve çirkeflikle bu seçimin de kazananı oldu. Çalınan oylar zaten önceki seçimlerden bildiğimiz şeylerdi ama oyları 15 kez saydırıp sonra da seçimi iptal ettirerek kendilerini de aşmış oldular.

Seçimin belirleyicisi olacağı iddia edilen cemaatin pek de bir şey değiştirmemesi ise akla iki seçenek getiriyor. Cemaat kapalı küçük bir ticari kulüp mü yoksa AKP’ye yeni mağduriyet yaratma amacı ile dostlar alışverişte görsün diye mi kavga ettiler. Açıkçası söz konusu tarafları düşününce iki ihtimalin doğruluğundan da şüphe etmiyor değilim.

CHP’nin bu seçimdeki kaybının en büyük sebebi olarak bütünşehir sistemi gösteriliyor. Bir de tabi çalınan, olmadı yakılan, o da olmadı yanlış yazılan oylar var. Tabi bir de parti merkezi ile il başkanlıkları arasındaki anlaşmazlıklar var ki iyi niyetli olarak bunların biat kültüründen gelmeyen sorgulayan eleştiren sol düşünce ile alakalı olduğunu düşünmek istesem de sağolsun partililer adeta aksini ispatlamaya çalışıyorlar. Boşbakanın seçimi tamam mı devam mı‘ya çevirmesi yüzünden olduğunu umduğum yoksa aksi halde kesinlikle olmayacağına inanmak istediğim sebeplerden dolayı tercih edilen pek çok isimden ben de memnun olmadım ama göreceli olarak bu taktik işe de yaradı, AKP-BDP ve de hileler üçlüsüyle baş etmeye yetmedi sadece. Umalım ki bu sonuçlar, halkçı bir parti olmayı popülist merkez partisi olmakta gören ve bunun için de örneğin cemaatin sızdırdığı kayıtlardaki başçalan ifadesini sahiplenmekte bir sorun görmeyen Kılıçdaroğlu ve şürekasına CHP’nin devrimci sol parti olması gerektiğinin işareti olur en azından.

Muhafazakar seçmenin AKP’nin yerine tercih edeceği ve bilhassa Anadolu’da MHP’nin atak yapacağı da gerçekleşmeyen bir diğer beklenti oldu. Parti merkezi ile il başkanları arasındaki sürtüşmeler hariç CHP ile aynı sebepler MHP’yi de vurdu. CHP oyları Anadolu’da %1’e kadar düşse de MHP ilçe belediyeleriyle yetinmek zorunda kaldı. Türkçülük’ten yer yer Türk-İslam sentezine kayan politikalarına rağmen cemaatin oyununa düşmemesi ise MHP’nin en büyük kazancı.

Kim kaybetti o zaman demiştik değil mi? Bilmem önce ahlakımızı kaybettik o yüzden mi tembelleştik yoksa önce tembelleştik de düşünmeyi bile iş olarak gördüğümüz için mi böyle ahlaksızlaştık ama acı olan şu ki bunca yoksulluk, yolsuzluk, haksızlık, sömürü, aşağılanma kanıksanmış. Koskoca ülkenin yarısı yoksulluk sınırının altında, avanta/sadaka alanların sayısı 19 milyon, AKP’nin oyu ise 20 milyon. Hayır şaşırmıyorum, çalıyor ama çalışıyor zihniyetinin çalışmıyorum ama buluyorum ben yolumu zihniyetini doğurmasının nesine şaşayım. Çalmayan var mı, o gelen de çalmayacak mı diyen milletiz biz, Kılıçdaroğlu’nun kardeşi bekçilik yapıyor diye ayıplayan milletiz biz, kendi kardeşini görmeyen bizi hiç görmez diyen milletiz, bu yüzden sadece şunu soruyorum bu herkes çalıyor diyen insanlar, ben olsam ben de çalarım demeye utandığı için katmıyor mu herkesi işin içine, kaldı ki 75 milyon insanız 1 (bir) tane temiz düzgün adam bulamıyorsak yuh olsun bize, ölelim daha iyi.

Neyse ki seçim sonuçları birinin işine yaradı. Aldığı oy cumhurbaşkanlığı hayalleri kuran terdoğan için şimdilik yeterli görünüyor zaten aksi takdirde sonu değil yüce divan, bu gidişle savaş suçlusu olarak Uluslararası Adalet Divanı olacak yoksa. Hani hikayesi de var ya 1 milyon dolara kadar ticaret, 1 milyar dolara kadar siyaset, daha fazla kazanmak isteyenler savaş yaparmış diye, doyamadı gitti gözün be uzun, ne işlere bulaştın böyle? Merakla takip ediyoruz.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Etiketler

Namık Kemal’in hürriyetin ne kadar büyüleyici olduğunu anlatmak için “esaretten kurtulduk ama senin esirin olduk” dediği Hürriyet Kasidesi‘nde bir de şöyle bir beyit vardır:

Civânmerdân-ı milletle hazer gavgâdan ey bidâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyetten

Zalim’in milletin yiğitleri ile mücadele etmekten sakınmasını çünkü zulmün kılıcının vatanseverlerin kanının ateşinde eriyeceğini söyleyen Namık Kemal’in sözleri düşman devletler için olsa da en moda tabirle uzun, zalimin milletinin dininin olmadığını bir kez daha kanıtlmak için son olarak 14 yaşında bir çocuğu terörist ilan edip annesini kalabalıklara yuhalattı. Hoş, bu uzunun evlatlarına helal yedirmemekle övünen terör finansörlerine kefil olan rüşvet yedirmeyi hayır işi olarak gören biri olduğunu göz önünde bulundurursak elbette böylesi daha iyi.

Tabi bir de bir anneyi yuhalatmasının sebebi bir oğlu katil (sadece gemicik gibi bir kelimeyle Türkçe’nin katline sebep olması değil, gerçek katil. Kesinlikle bunu suçu övmek için söylemiyorum, elbtte ki her şey insanlar için bunun da bilincindeyim, benim sözlerim sadece herkes eşitken daha bi’ eşit olanlara), bir oğlu aptal olan (anlamıyorsun yav), bir kızı para pul ve villa işlerinden anlasa da görgü nedir bilmeyen (nasıl ki hırsızlık babadan oğula geçiyorsa görgü de anababadan öğrenilen bir şey, yine sözüm en temel haklardan sosyal ve siyasi hakları bile olmayıp kültürel haklara bi’ o eksikti gözüyle bakmak zorunda kalanlara değil, tiyatroya sonradan girip sakız çiğneyen eğitimli cahillere) düğün davetiyesi devlet uçağıyla gidip elden verilen bir diğer kızı ise para sıfırlama ve evrak imha konusunda cin fikirleri olan kocasıyla birlikte kağıt ögütücüsü meraklısı olan (alt kata şey yaparsan) ve eh nihayetinde kendi de köprüye adını ver de üstünden geçelim geyiklerine malzeme olan bir annenin bir taraflarını soğutmak için de olabilir.

Zamanüstü kasideden bir diğer beyit de şöyle:

Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten

Zulümle, adaletsizlikle hürriyeti yok etmenin mümkün olmayacağını söyleyen Namık Kemal Gücün yetiyorsa çalış, insanlıktan anlama yeteneğini kaldır diyerek açıkça meydan okuyor. Haliyle uzunun twitter’ı engellemesi de kendini bir kez daha rezil etmekten başka bir işe yaramadı. Zaten beklentiler de çok daha büyük yolsuzluk, muta nikahı, yazıcıoğlunun ölümü ve son olarak da apoya verilen tavizlerle ilgili idi. Şahsen kimin kimle düşüp kalktığı benim umrumda değil e yolsuzluklar da kendi seçmeninin umrunda değil. Tadımlık olarak piyasaya sürülen palalılardan anladığımız kadarıyla evlerinde zor tutulan milyonların insan hayatına pek önem verdiği de söylenemez. Vaktiyle apo ile görüşen şerefsizken şimdi herifin Tayyip beni 3. adam yaptı demesi şeref kavramının da aslında pek o kadar önemli olmadığının göstergesi. Haliyle neyi niye yasakladı anlamak güç. Belki de benim olacak fıstık vurucam kırbacı gözüyle baktığı AOÇ’ye de olduğu gibi sırf söylediği bir şeyi yapmış olmak içindir.
Kardeşimin abla bir şey çıkmayacak boşa heveslenme demesine rağmen ben de deli gibi 25’inde bir şey çıkacak diye bekledim orası ayrı ama benimkisi çıkacak şeye göre uzuna olan tutumumun değişeceğinden değildi daha ziyade bunu bu kadar korkutan şeyin ne olduğu idi. Öğrenemediğimize göre yapılan pazarlıklar olumlu sonuç verdi demektir ki en azından seçimlerden önce Suriye’ye girmemiş olmakla avunabiliriz ki ben bu satırları yazarken onlar seçime bu yoldan gitmeye niyetli gözüküyorlardı.

Üzerindeki şüpheyi kaldırmaya çalışması gerekirken kendini zan aktında bırakacak işler yapmayı tercih edip soru bulamıyoruz gibi dandirik bir açıklama yapan ÖSYM’ye ise tek diyebileceğim bari zekamıza hakaret etmeyeydininiz olabilir ancak.

Madem bu yazıyı kaside üzerinden yazdım yine öyle bitireyim:

Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
Cihanı sensin azad eyleyen bin ye’s ü mihnetten

Nasıl bir sevgilisin gelecek umudu sen,
Sensin dünyayı bin dertten sıkıntıdan azat eden.

Kimi to Boku.

Etiketler

Efendim aslında yeni bir anime  tanıtmak gibi bir niyetim yoktu ama bu kadar beğendiğim bir animeyi de atlamadan geçmek istemedim.

Kimi to Boku.Bitmesin diye önce günde ikişer bölüm sonra da birer bölüm izlediğim hatta sırf biraz daha Kimi to Boku izlemiş olmak için açılış jeneriğini bile izlediğim (ki yukarıdaki 1. sezonun açılış müziğidir) animemiz için yüz kedi gücünde bir anime desem sanırım abartmış sayılmam. Kedi gücünde anime mi o nasıl şey öyle demeden önce söyleyeyim bunu sadece içinde bol miktarda kedi olduğu için söylemiyorum şöyle ki:

100 kedi sevimliliğindeki Shun,

Shun [Kimi to Boku.]anlatım bozukluğu yapma pahasına sevimli ile aynı anlama gelecek şirinlik muskası, sempatikliğin dibi gibi bilumum sıfatları sıralasam bile Shun’u anlatmaya yetmez, ki sadece sevimli de değil bir o kadar da kibar, iyi niyetli, nazik, saf, düşünceli…

100 kedi güzelliğindeki ikizler Yuuki ve Yuuta,

Yuuki ve Yuuta - Kimi to Boku.spordan derse hemen her alanda iyi olan ikizlerin, özellikle de Yuuki’nin, 100 kedi ile yarışacağı bir diğer konu ise dünya yansa umursamamazlık, manga okumak dışında yapmaktan hoşlandığı pek bir şey olmayan Yuuki’nin tek ilgilendiği şey ikizi, tutmasalar Yuuta’ya çıkma teklif eden kızı parçalayacaktı neredeyse

100 kedi gücünde sinirlenen Kaname,

Kaname [Kimi to Boku.]evde bedava içebilecekken para verip çay aldığı için zengin olmakla suçlanan Kaname-chi’nin bağırıp çağırmasıyla ünlü olması açıkçası biraz üzücü çünkü onun da ikizlerinki kadar güzel iğnelemeleri var -hoş ikizlerinkiler işin dalgasında olmalarından, Kaname’ninkiler ise gerçekçiliğinden- ama onlar kadar sakin olamadığı için daha ziyade bağırmayla bitiyor

100 kedi komikliğindeki Chizuru,

Chizuru  [Kimi to Boku.]

en çekici yanı gözünün altındaki beni olan Chizuru ilk başta demek Japonların gözünde de Almancılar böyle imiş dedirtse de jölesiz iki sahnesinde pek ala diğerleri kadar güzel olduğunu kanıtlamıştır, ekibin en komiği olmasına rağmen yüzümün en çok düştüğü sahneler de yine Chizuru’ya ait

Beşi bir yerde tadındaki karakterlerimizden de anlaşılacağı üzere animemiz için söyleyeceğim ilk şey komikliği, ama nasıl ki hayatta komedi anlık, dram ise sürekliyse animemizde de ayrı ayrı güldüren koparan koltuktan düşüren bölümlerin yanı sıra arka planda devam eden üzen darmadağın eden yıkıp geçen dramatik hikayeler de var.

Komikliğinden sonra söyleyeceğim şey ise kesinlikle yalınlığı. Malesef sadece 2 sezon ve 26 bölüm olan animeyi bitirince baktığım halen devam eden mangasını sırf bu sebepten sevemedim. Hemen hemen aynı olsa da hikayesi daha bir abartılı, çizimi daha bir “pozvari” idi sanki. Kuşkusuz animenin gerek hikayeleriyle gerek de görselliği ile bu denli yalın olmasına karşın bu kadar güzel olmasının sebeplerden biri de müzikleri.

Yuuki, Yuuta, Shun, Kaname ve Kaori Sensei [Kimi to Boku.]Chizuru ile Shun [Kimi to Boku.] Yuuta ile Takahashi [Kimi to Boku.] Yuuta ile Yuuki [Kimi to Boku.] Kaname ile Shun [Kimi to Boku.]Kimi to Boku. 19Kimi to Boku. 7Kimi to Boku. 10

Kimi to Boku. 11

Kimi to Boku. 13Kimi to Boku. 15Kimi to Boku. 17 Kimi to Boku. 18Yuuta ile Shun [Kimi to Boku.]Kimi to Boku. 16Son olarak kendim izledikten sonra bir de Sezim’e bulaştırınca evde bu aralar sürekli Kimi to Boku konuşur olduk: çok mu dırdık yaptık “Kaname gibi”, tembellik mi yaptık “Yuuki gibi” ki Sezim en çok Yuuki’yi sevdiği için bu benzetmeden memnun, Yuuta’nın insanüstü olduğunda zaten hemfikiriz, Shun zaten bir o kadar şahsına münhasır, Chizuru ise her izlediğimizde hala “yazık ya” dedirtebiliyor.

yaşandı bitti saygısızca aldatmanın tadına varınca doğru söylesen kimin umurunda gözüme inanırım haydi zıpla

Etiketler

,

“Acaba bu sefer ayrılıyorlar mı?” başlıklı haberlerini sürekli yalanlayan magazin dünyasının aralarından su sızmayan ikilisi, dersane tartışması ve akabinde gelen  bavuldan sızıntılarla limoniye dönen uzatmalı ilişkilerine “ne istediyse verdim” gibi alttan almalarla bir şans daha verme kararı almış olsa da son operasyonlarla birlikte Tayo ile Feto’nun çalkantılı ilişkilerinin nasıl bir hal alacağı yakın zamanda en çok konuşulan konu.

Her zamanki gibi, mağduriyetinden ödün vermeyip Ergenekon ve Balyoz’dan bile mağduriyet çıkarabilen Tayo’nun bu zor günlerindeki tek destekçisinin, her fırsatta “sadece arkadaşız, gerektiğinde konuşuyoruz” dediği Apo olması ise dikkatli gözlerden kaçmadı. Yoksa yeni bir şıracı bozacı mı sorusunu akıllara getiren ikilinin bundan sonraki meclis oturumlarındaki performansı ise merakla bekleniyor.

Haydi bakalım biriniz birinizden, diğeriniz Allahınızdan diyerek izlediğimiz haberlerden açıkça görüldüğü kadarıyla hainle (inanın buraya en hafif hangi kelimeyi yazarım diye çok düşündüm) işbirliği yapınca size de ihanet etmeyeceğinin garantisi olmuyormuş ki bizimkilerin ikisi de kasetler, ses kayıtları ve bilumum belge ile bu konuda birbirlerinden aşağı yanı olmadığını pek ala kanıtladı.

Ortada dönen pardon iç edilen para bile korkunçken aklımın almadığı rüşveti bu kadar olan bir rantın ne kadar olabileceği. Ama aklımın asıl almadığı “soyuyorsa beni soyuyor, sana ne?” diyen zihniyetin aymazlığı.
Rüşvet operasyonunun en başında boşbakan kendinden bekleneni yapıp bakanlarını savunmuştu çünkü tabanının istediği buydu, pirincin taşının ayıklanması değil. Bu, sadece, onların ucuz şovenizmden anladıkları/hoşlandıkları için değil kendilerinin de pirincin taşı olmalarından kaynaklarınıyordu. Eğer üstteki taşlar ayıklanırsa kendileri gibi alttakilere neler olmazdı? Elbette ki rüşvet alan kollanacaktı çünkü fırsatını bulsalar kendilerinin de yapacağı bir şeydi, elbette ki nüfuzunu suistimal eden kayırılacaktı çünkü kendileri de bulundukları yere o yolla getirilmişlerdi. Bu yüzden önce peygamber sonra ibadet en son da Allah olan boşbakanın böyle yapması dediğim gibi kendinden beklenenden başka bir şey değildi ama soyuyorsa beni soyuyor nedir yahu? İnönü gerçekten boşa dememiş “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.” diye.

Bir de kendi adıma konuşuyorum tüm bunlar olurken ilginç bir şey yaşandı: Arınç ile hemfikir oldum, neyse ki sebeplerimiz farklı da biraz kurtarır yanı var.
Hatırlarsanız geçenlerde Arınç tvit atan “bazı şahıslar”dan dert yanıyordu ki o dert yanmasın da kim yansın? Ne zaman biri lafın nereye gittiğini bilmeden bir şey dese hükümet sözcüsü sıfatından dolayı arkasını toplamak ona kalıyor, değil akıl baliğ sahibi bir insanın, kargaların bile güleceği açıklamalarla durumu kurtarmaya çalışmak zor iş sonuçta. Ama benim bu “çıt çıt çıt” olayında takıldığım nokta bazı devlet adamlarının devlet adamı olmak kolay da adam olmak zor, bunu kanıtlayan da ben olacağım diye adeta birbirleriyle yarışması: popoyla tvit atanlar, CAPS LOCK SEVDALILARI, kıt ingilizce ile Obama’ya mesaj atanları geçiyorum kıt Türkçe ile kendini rezil edenler, suskunluğu asaletinden olan ayrılık sonrası ergeni gibi özlü söz paylaşıp asaletin buysa gerisini düşünmek istemiyorum dedirtenler varoğlu var yani.

Hayır istediğim devlet kurumunun bir ağırlığı olması onun da çok bir şey olmadığını düşünüyorum.

Son olarak başlığım saygısızca yaşadıkları, aldatmanın tadına varınca biten ikilimize gelsin.
Söyledikleri tek doğrunun kendileri hakkında değil de karşı taraf için olması size de dinsizin hakkından imansız geliyorsa demek ki dincinin hakkından da tarikatçı geliyormuş dedirtmiyor mu a dostlar?

Umrumuzda olan tek şeyin ’90’larda ünlü düşmesinin olup olmadığı varsa umurunda denilen şey ne olduğu gibi basit şeyler olduğu günler görebilmek dileğiyle.

Umineko no Naku Koro ni

Etiketler

,

efendim geçenlerde bilgisayarda ne var ne yok diye dolaşırken Umineko’nun müziklerine rastlayınca kendisine ne kadar aşık olduğumu hatırlayıp burada hakkında bir iki söz söylemek istedim

ne kadar aşık olduğum gibi abartılı bir söylem kullansam da aslında Umineko ile ilk karşılaşmamızda bir elektrik alamamıştım açıkçası sonra izlemek için anime ararken Umineko’ya tekrar rastlayınca aslında pek de hatırlamadığımı farkedip rastgele bir bölümünü izleyeyim dedim sonra ondan da pek bir şey hatırlamayınca en baştan başlamaya karar verdim ve anime bitince tek düşündüğüm daha önce nesini beğenmediğim idi

Umineko ile olan hikayeme devam etmeden önce Umineko’nun hikayesini anlatsam sanırım daha iyi olur

Umineko no Naku Koro ni 4 soru, 4 de cevap bölümünden oluşan cinayet ve gizem üzerine kurulu bir görsel roman, ondan uyarlanan animesi, mangası ve romanı mevcut, ilk 4 bölümde cinayetlerin çözülmesi için çeşitli ipuçları veriliyor, sonraki 4 bölüm ise cevap bölümü olsa da 7. bölümde her şey açıklanana kadar hiçbir şey anlaşılmadan devam ediyor, son bölüm ise adı üstünde son

aile toplantısı için bir araya gelen kahramanlarımız, akabinde patlak veren fırtına, adada mahsur kalan ailemiz, saklı altınlar ve devamında gelişen cinayetler esas konumuz arkasından çıkanları ise elbette söylemiyorum

ortaya çıkıp cadı olduğunu ve tüm cinayetleri büyüyle işlediğini iddia eden Beatrice ile büyü diye bir şeyin olmadığına inanan ve Beatrice’in varlığını kabul etmeyen Battler esas kahramanlarımız

beatrice ile battler [umineko no naku koro ni]

diğer karamanlarımız ise Battler’ın kuzenleri, anne babalar ve evdeki çalışanlar

battler, eva ve george [umineko no naku koro ni]shannon ile george [umineko no naku koro ni]natsuhi [umineko no naku koro ni]beatrice’in portresi ile kinzo [umineko no naku koro ni]shannon ile beatrice [umineko no naku koro ni]rosa ile maria [umineko no naku koro ni] eva, natsuhi, hideyoshi, kyrie, rudolf ve krauss [umineko no naku koro ni]umineko 2kanon ile jessica [umineko no naku koro ni] kanon [umineko no naku koro ni]battler ile betrice [umineko no naku koro ni]beatrice ile renove [umineko no naku koro ni]beatrice ile eva [umineko no naku koro ni]

kumasawa ile godha [umineko no naku koro ni]beatrice ile kinzo [umineko no naku koro ni]battler ile ange [umineko no naku koro ni]italyanca açılış müziğiyle başlayan animesi (ki yukarıdaki, görsel romanın sonundaki müziktir, o da italyancadır, ki onun da hikayesi vardır) maalesef sadece soru bölümlerini kapsıyor ben de ilk izleyip de beğenmediğimde devamı çekilince bakarım artık deyip pek üzerine düşmemiştim ama tekrar izledikten sonra tam manasıyla meraktan çatlar haldeydim sonra koştur koştur mangasını okumaya başladım ama maalesef o da tam olarak bitmiş değildi deli gibi sonunu öğrenme merakı içindeyken görsel romanına rastlamamla dünyalar benim oldu

ilk izlediğimde bu kadar beğenmemiş olmamın sebebi ise sanıyorum Umineko’yu hazırlayanların daha önce hazırlamış olduğu Higurashi no Naku Koro ni‘den hemen sonra bir Higurashi daha beklentisiyle izlemiş olmam şimdi düşününce neden aynısını yapsınlar ki zaten, onun yerine Higurashi’de nasıl yani dedirten aynı kahramanlar farklı hikayeler olayı burada doğrudan veriliyor, yine doğrudan soruyor Umineko katil kim diye, ister kolaya kaçıp Beatrice’in cadı olduğuna inanın tüm cinayetlerin sorumlusu o olsun isterseniz de Battler gibi, Beatrice’in cadı olmadığına inanıp katili bulmaya çalışın ki hemen belirteyim katil Beatrice değilse o zaman tanıdıklarınızdan şüpheleneceksiniz ki yine hemen belirteyim oyunu hazırlayanlara göre tüm bu gizemin çözümü mümkünmüş müş dediğimden anlaşılacağı üzere ben hiç de öyle bir işe girişmedim

Umineko ile ilgili okuduğum en ilginç şey ise oyunu hazrılayanların tüm hikayeyi ve her şeyin sebebini Beatrice’in dublajını yapan Sayaka Ohara‘a anlatmış olması ki Beatrice’in her konuşmasında sesindeki iğrenmeyi, nefreti ve mutsuzluğu çok rahat hissedebilirsiniz

evet anlattığım şeyin sizi yarı yolda bırakacak bir anime birkaç durak daha götürecek bir manga ve ancak görsel romanla sona vardıracak bir seri olduğunun farkındayım ama Beatrice derdin ne neden yapıyorsun bunu Battler’a? dedirtirken Allah belanı versin Battler ne yaptın bu Beatrice’e? dedirtebilen bir seri Umineko

umineko no naku koro nibu resim de aldatıcı olmasın, böyle bir son yok, sadece yazıyı güzel bir resimle bitirmek istedim

Türk, ne manaya gelir? ve Kaşgarlı Mahmud’un ilk Türk haritası

Etiketler

Soru — Öyle zannediyorum ki, milletimizin ismi hususunda, benim gibi, birçok gençlerin de bilgisi yoktur. (Türk), ne mânaya gelir?

Cevap — (Türk) kelimesinin, (türemek) mastarından geldiğini iddia edenler olduğu gibi, (kuvvetli) anlamına geldiğini söyliyenler de vardır. Türk illerinde uzun yıllar dolaşıp, o sahalardaki Türkçeyi tetkik eden ve büyük bir lûgat kitabı meydana getiren Kâşgarʹlı Mahmud, (Dîvân-ü Lûgaat-it-Türk) adını verdiği bu kitabında (Türk) kelimesi ve Türkler hakkında şunları söyler:

«Türklere (Türk) adını Ulu Tanrı vermiştir, diyorum. Çünkü, bu hususta bir hadîs-i kudsî vardır. Bu hadîsi bana Kâşgarlı Halef oğlu Hüseyin söyledi. Ona da, İbnülgarkî söylemiş. İbn-i Ebîdünya diye tanınan Ebû Bekir Müfid Cercerâîʹnin, âhir zaman üzerine yazdığı bir kitapta Peygamberimize kadar vardırdığı şöyle bir hadîs-i kudsî varmış: «Yakuulullahu celle ve azze: İnne lî cünden; semmeytühüm-üt-Türke ve eskentühüm-ül-maşrika; faizâ gadibtü alâ kavmin, sallattuhum aleyhim = Tanrı diyor ki: Benim birtakım askerlerim vardır ki, adlarını TÜRK koydum; onları doğuda yerleştirdim; herhangi bir kavme gazap ettim mi, Türkleri onların üzerine musalat ederim, saldırtırım.»

İşte bu, Türklerin bütün insanlardan üstün olduğunu gösterir. Çünkü Tanrı, onlara ad vermeyi, bizzat kendi, üzerine almıştır. Onları, yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerde yerleştirmiş ve onlara «kendi ordum» demiştir. Türklerde bu ilâhî meziyetlerden başka, güzellik, sevimlilik, hoşluk, edep, terbiye, büyükleri sayma, sözde durma, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer meziyetler de vardır.

Bu kelime, hem müfret, hem de cemi olarak kullanılır.

Gene bu kelime, vakit, zaman ifade eden bir kelime olarak, muayyen bir zamanın, bir müddetin ortası mânasına da gelir: (Türk üzüm ödü = üzümün tam olgunluk zamanı), (Türk kuyaş ödü = gün ortası; güneşin tam zevalde bulunduğu vakıt), (Türk yiğit = Yiğitlik, gençlik çağının ortası).

(Dîvân-ü Lugaat-it-Türk) de, bir de Türk Dili hakkında bir hadîs zikredilmektedir: (Taallemû lisâne-t-Türk-i; liennehüm milken tıvâlâ = Türk dilini öğreniniz; çünkü onların çok uzun bir zaman devam edecek saltanatları olacaktır).

Türkler, bilhassa Yağma Türkleri, güzellikleriyle meşhur oldukları için, (Türk) kelimesi İranlı şairlerin dilinde (güzel) sıfatı yerine kullanılmıştır. Hâfız-ı Şîrâzî, bir gazelinde şöyle der:

Eger an türk-i Şîrâzî be-dest âred dil-i mârâ,
Be-hâl-i hindüyeş bahşem Semerkand ü Buhârârâ.

Tercümesi şöyle olabilir: (Eğer o Şirazlı güzel, bizim gönlümüzü eline alırsa, yani bizi severse, onun bir siyah benine Semerkand ile Buharaʹyı bağışlarım.)

Milletimizi öğen bu ilâhî ve bediî sözlere Atatürkʹün şu vecize-imanını da ilâve edelim: Ne mutlu Türküm! diyene.¹

boşbakanın noterinin ve bilimum dalkavuğunun milli bayram alerjilerinin yerini seçim yarışına bıraktığı gün olan 29 Ekim ki bu arada cumhuriyetimizin de kuruluşudur sebebiyle esip gürleyen bir yazı yazmak istemediğim için babaannemin hayat mecmualarında bulduğum bu yazıyı noktasına dokunmadan paylaşayım istedim

Divân-ı Lügati’t Türk malumunuz Araplara Türkçe’nin Arapça’dan bir eksiği olmadığını kanıtlamak amacıyla 1072 yılında Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan bir eser, eser diyorum çünkü sözlük, ansiklopedi, antoloji ve hatta Türk’lerin ilk haritasını içinde barındıran bir derleme
yukarıda yazdığım her şeyi ben de ilk defa duymuş bulunmaktayım hatta madem bahsini açtım ilk Türk haritasını da ekleyeyim

İlk Türk Haritası - Kaşgarlı MahmutHarita aslen doğuyu yukarıda gösteriyormuş ki resimdeki günümüz haritaları gibi kuzey yukarıda olacak şekilde dönderilmiş hali
Haritanın merkezinde (kırmızı çizgi içindeki alan) Orta Asya var ve kenarlara gidildikçe ölçek küçülmekte

Renklerin sembolleri şu şekilde:
mavi: nehir,
yeşil: deniz,
açık sarı: çöl,
kırmızı: dağ,
sarı: şehir, ülke ve halklar

Rakamlar ise şöyle:
1 Bulgaristan (İdil – Volga Bulgar Devleti)
2 Hazar Denizi
3 Rusya
4 İskenderiye
5 Mısır
6 Taşkent
7 Japonya
8 Çin
9 Balasagun
10 Kaşgar
11 Semerkand
12 Irak
13 Azerbaycan
14 Yemen
15 Doğu Somali
16 Doğu Sahra
17 Etiyopya
18 Kuzey Somali
19 İndus Nehri (Pakistan)
20 Hindistan
21 Seylan (Sri Lanka)
22 Kaşmir
23 Yecüc Mecüc
24 Dünyayı çevreleyen deniz²

Kaynak:
1 Türkçeyi İyi Biliyor musunuz? – Ş. Kutkan – Hayat Mecmuası 1961
2 The First Turkish World Map, by Kashgari (1072)

silifke’nin yoğurdu, kız seni kimler doğurdu; seni doğuran ana, balınan mı yoğurdu

Etiketler

,

evet mersin yöresine ait başlığımızdan da anlaşılacağı üzere kaç zaman önce bahsettiğim mersin gezimizi nihayet geniş geniş yazma fırsatı bulabildim

aslında mersin’e çoğu insanın aksine yazlıkta tatil yapmak için değil annemin mersin’e olan aşırı merakı sebebiyle gittik, hayır annem mersin limanında işleri olan bir tacir ya da armatör değil,
önce, gece vardığımız için tarsus’u göremedim diye üzülsem de ertesi gün yiyip içip gezerek üzüntümü attım bir şekilde, sonraki gün de annemin bir arkadaşını ziyaret edip üstüne bir de mersin düğünü gördük, hayır annem bizi kirli emelleriyle arkadaşının düğününe götürmedi, onlar düğünde diye gittik sadece

lafı fazla uzatmadan harareti alan ve de kolanın hammaddesi olduğu söylenen meyan kökü ile başlayayım, alışınca fena gelmese de her gün meyan kökü içmeyen benim gibiler için tavsiyem mümkün olduğunca tek seferde ve ılıtmadan içmek

DSCN6954DSCN6955içi ceviz ya da fıstık dolu, dışı hamur kaplı, bol köpükle yenen kerebiç, bir nevi içli köftenin tatlı hali

DSCN6957sonradan öğrendiğime göre bu köpük aslında lokuma da o beyaz rengi veren çöven otundan yapılıyormuş

ve elbette ki mersin denince akla gelen güzellik sirkeli su buharıyla pişen, acı biber ve limonla lezzeti tavan yapan tantuni

DSCN6971111

yine sonradan öğrendiğime göre tantuni ismi içine ekenen kuruk yağından kaynaklanıyormuş, kuruk yağsız olana biftek deniliyormuş

SAMSUNG

ve havucun en tatlı hali cezerye

SAMSUNGbir de bici bici var ki adana’dan sonra mersin’de de yemek kısmet olmadı malesef

DSCN69488888

hoş babamın anlattığı kadarıyla su muhallebisi üzeri kar helvası üzeri şerbet + gül suyu üzeri pudra şekeri pek cazip gelmese de beni üzen yiyememiş olmak

neyse yediğimi içtiğimi bitirip cennet – cehennem ile devam edeyim

cennet – cehennem aslında karstik aşınım şekillerinden obruk ve hemen yanyana yunan mitolojisine göre zeus, tifon ile olan kavgayı kaybedince cehenneme hapsedilmiş, demem o ki bayağı eskiler

bilmem zaten kimse gitmek istemez diye mi ama cehennem’in inişi yok, pek geniş olmadığı için o kadar büyük gözükmese de yaklaşık 120 metre derinliğinde

SAMSUNGhoş cennet’in inişi var, cehennem kadar derin de değil üstelik ama onun da çıkışı hiç kolay değil, zira ben de hoplaya zıplaya indim ama çıkarken daha çok var mı şirin baba? diyen şirinlere döndüm

cennet (cennet-cehennem)

indikçe rutubetin insanı ezmesi de bir ayrı, bu rutubetin nedeni mağaranın derinleşmesi olduğu kadar, içinde yeraltı sularından oluşan bir derenin bulunması da, hoş indikçe taşların kayganlaşması ve rutubetin nefes aldırmaz hale getirmesi (açıkçası karanlığın korkunç bir hal almasının da etkisi büyük, gerçi tabanında ışıklar varmış diye duydum) nedeniyle biz suya kadar inmedik hoş iyi ki de inmemişiz hiç çıkamazdık herhalde

DSCN7020kilise de meryem ana için yaptırılmış bu arada

DSCN7032mersin gezimizin bir güzel yanı da eve karaman üzerinden dönmek oldu zira karaman’ın “Bu günden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır” diyen Karamanoğlu Mehmet Bey’i ile elbette yarışamasa da bir güzelliği de bisküvi ve şekerleme fabrikaları ile dolu olması

26 Eylül Dil Bayramı Kutlı Olsun!

tereyağında hurma

Etiketler

tereyağındahurmaEfendim ısrarla meclise tatil yok derken akapenin önce kendi getirdiği tasarıya sırf muhalefet evet dedi diye hayır demesi akabinde de teravihe giden akapelilerden fırsat bulan muhalefetin ilk defa bir kanun teklifini evet oyuyla geçirmesi sonucu meclise zorunlu tatil yaptıran ramazan sebebiyle ben de siyaset yazmaya ara vereyim istedim ve ramazana tam uyacağını düşündüğüm bir tarifi paylaşmaya karar verdim

İlk gördüğümde hımm kolaymış deneyeyim ben bunu bir ara diyerek kenara ayırdığım tarifimizi geçenlerde sofrada hurmalalarla rastlaşınca denemeye karar verdim ve hurmanın son noktası ile tanışmış oldum

Aslında tarifi okuyalı çok olduğundan aklımda sadece hurmaların yağda çevrildiği kalmıştı daha sonra tarifin hikayesini okuyunca öğrendim ki bu balı kendinde yağı üstünde şey aslında yağda çevrilen hurmaların krema ve şanfıstığıyla sunulduğu bir Hint tatlısı imiş, zaten bu yağlı bal küplerine iftariyelik muamelesi yapıp ilk olarak  yiyince benim de üstüne bir şey yiyesim gelmemişti hiç neyse ki çok sürmedi

Bir de tarifi ilk olarak Tunus Hurması ile denedim, Tunus Hurması daha küçük olduğundan çekirdeğini çıkardıktan sonra bütün halde bile rahat pişiyor ayrıca biraz daha sertçe ve daha açık bir kahverengi olduğu için piştikten sonra hem şeklini daha iyi koruyor hem de daha parlak görünüyor, daha sonra evdeki, kimbilir hangi hacı’nın yine kimbilir ne zaman verdiği ve artık iyice kurumuş olan hurma ile de denedim. Ürdün Hurması olduğunu tahmin ettiğim hurmayı ise daha iri olduğu için ikiye bölerek pişirdim, iyice kurumuş olduğundan çekirdeklerini çıkarmak için bıçakla kesmem gerekmesine rağmen piştikten sonra daha yumuşak oldu. Bize bir seferde 5 – 6 tanesi yettiği için ölçüyü ona göre yazdım, elbette oranlarla ve miktarlarla oynamak mümkün. Biz sıcak sıcak yemeklerden önce yiyoruz ama küp küp kesilirse kekte; ezilirse de dondurmada güzel olur diye düşünüyorum

Teryağında Hurma (LondonEats adlı siteden alınmıştır)

5 – 6 hurma
1 çay kaşığı tereyağı

Çekirdeklerini çıkarttığınız hurmaları bir tavaya dizin ve 1 çay kaşığı tereyağı ile iki tarafı da yumuşayıp karamelleşinceye kadar çevirerek pişirin.

Orjinal tarifte bundan sonra hurmalar, krema ve şanfıstığı ilavesi ile tatlı olarak sunuluyor.

Afiyet Olsun.

Zıpla, zıpla; zıplamayan …

zıpla

-Yahu gözüm nerelerdesin? Sen ki en ufak şeyde çeneni alıp gelen birisin, yoksun kaç zamandır.

+Vallahi ortalarda tdk lakabıyla dolaşıp Deli Türkçeci’yim diye övünürken ayran içkisi gafını farkedememenin utancı içindeydim.

-TDK olup da ne yapacaksın allasen, yalaka mı olacaksın?

+Evet sevgili Feyza Hepçilingirler de TDK’nın bozulduğunu söylüyordu hep ama ben ki millete muhabbet etmeyi bırakmak istetecek kadar herkesin söylediklerini didik didik eden biriydim, ayran’a içki denmesini atlamam yıktı beni tek kelimeyle.

-Öyleyse ben de belki o ayranı alkollü içiyordur geyiğini yapayım da neşen yerine gelsin.

+Zaten diğer ihtimal olan belki Türkçesi yetmiyordur geyik değil anca gerçek olur, malum içinde Türk geçen şeyleri pek sevmez kendisi.

-Ha şöyle… Ama hatırlatayım açılım yüzünden oyları düştüğünden MHP’nin oylarını kapmak için Türk bayrağını eksik etmiyor artık mitinglerinden.

+Türk bayrağı da kesmemiş olacak ki sonra MHP bayrağıyla tiyatro oynadı üstüne ama MHP de dindarların oylarını kaçırmamak için adamların her oyununa çanak tutarsa olacağı bu.

-Bu arada itiraf edeyim sen ortalarda gözükmeyince korkmaya başlamıştım artık yoksa benim gözüm de mi olanları anlayıncaya kadar konuşmayacak diye.

+Çok şükür benim beyin kaslarım o şahsın tetik parmağındaki kaslardan çok çalışıyor, zaten o şahıs da olanları hala anlayamamış olsa gerek ki baksana konuşamadı bile.

-Öyle mirim öyle, ama madem anlamadın mesleğin gereği anlayıp da konuşan adam rolü yap bari öyle değil mi?

+İyi dedin azizim de sen ben polis şiddetini görüp üzülürken iftiraları duyup kızarken bunlar gözleri var görmezler kulakları var duymazlardan olmayı seçen insanlar fazlasını beklemek zaten aptallık olur.

-Çok doğru dedin mirim de hala polisin biri çıkıp bağırabiliyor gaz sıkmayayım da osurayım mı diye inanabiliyor musun? Adam uyguladığı şiddeti orantısız olarak görmüyor bile. Zevk alır gibi copluyorlar insanları, gazı da suyu da silah gibi görüp insanların yüzlerine gözlerine sıkıyorlar, duran adamları dövüp çadırları yakıyorlar hatta hatta bir bayanın saçını çeken vardı. E sen kendini böyle kaybedersen müsade et de biz de bir yanlış yapıyorsun diyelim değil mi?

+Sen öyle diyorsun da adamanlar seçimle gelen adamı devrimle indirmeye çalışanlara polisin bu yaptığı müstehak görüyor. Hayır bunlar daha yeni olaylar, Kaddafi’ye, Mübarek’e, Zeynel Abidin’e bağırmadın mı sen halkını duy diye? O zaman o adam da seçimle gelen iktidar değil miydi? Hala Esad’a bağırmıyor musun çekil git diye? Esad’ı devirip Amerika’nın kucağına oturacağım diye teröristleri ülkende beslemiyor musun? Demezler mi bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye?

-Değil mi, madem onlara diyorsun halkın sesini duy diye sen neden duymuyorsun, dinlemiyorsun kendi halkını? Haydi onu da geçtim, bir insan evladına şu muameleyi reva görmek insanlık değil bir kere.

+Çok güzel dedin azizim ama beni asıl üzen ne oldu biliyor musun? Oyumun bir kıl değerinde olduğunu öğrenmek.

-İlahi yeni mi farkettin bunu?

+Doğru dedin de yine evvelden kendini makarnaya satanla eşti bugün kıla düştü.

-Biz de daha uğraşıp duralım… Biz hakkın hukukun güçlünün tekelinde değil de halkın elinde olduğu bir ülkede daha insanca yaşamayı isterken kadın kendini kıl olarak görüyor. E öyle görmezse inanır mı bu olanların fazi lobisinin işi değil de son damla olduğuna, düşünür mü bu gençlerin faiz lobisiyle işi olur mu diye, der mi ne nazarı Allah aşkına bari tutar bir şey söyle diye…

+Anca başbakanı yedirtmeyiz derler, oysa bilse o kadın asıl yenenin bizim geçliğimiz olduğunu, bunların kadrolaşması yüzünden resmen benim gençliğim gitti onu diyen yok.

-Neyse ki bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

faşist kedi

konuyla alakasız pisiler

gelin de size ırkçılık neymiş anlatayım

lisedeyken bir van kedimiz vardı

kedi besleyenler bilirler her ne kadar latince adları felis domesticus olsa da pek domesticus yani evcimen olmayan bu hayvanları evde tutmak oldukça zordur hele de bizimkiler gibi mutfak penceresinin pervazından atlayıp evin arkasındaki asmadan da balkona tırmanan kedileri nereye kadar evde tutabiliriz?

neyse uzatmayayım bizim kedi hamile kaldı o baharın, gecenin birinde de acıklı acıklı miyavlamaya başladı sabah kalkınca gördük ki 2 beyaz 2 de siyah-beyaz kedi doğurmuş

okuldan gediğimde kedilerden biri maalesef ölmüştü, sezim’le beraber peçeteye sarıp bahçeye gömdük

ertesi gün okuldan geldiğimde aynı manzarayla maalesef bir kez daha karşılaştım yine sezim’le beraber gömdük kediyi

şimdi bu kedi köpek milleti tek seferde çok yavru doğurabilen ama aman en güçlüsünü seçeyim de türüm sağlıklı yavrulardan devam etsin gibi kaygıları olmayan hayvanlar yani leyleğin yuvadan attığı gibi bir şey yok bunlarda

oysa bizim kedide hafiften ırkçılık varmış olacak ki kendi beyaz bir kedi olduğu için siyah-beyaz olan kedileri ayırıp resmen onlarla ilgilenmemişti

neyse kalan kediler biraz büyüyünce birini sezim’in bir arkadaşına verdik verdiğimizin ertesi günü bilmem yavrusunun derdiyle kendini dağlara bayırlara mı attı yoksa bir arabanın altında mı kaldı ama bizim anne kedi ortadan kayboldu

elimizde kalan diğer kedi biraz daha büyüyünce farkettik ki beyaz kedilerde çok sık görülen sağırlık derdinden muzdaripmiş garibim
o zaman biz yavrusunu aramaya gitti diye düşünüp gidişini anaçlığına yorduk ama bizim kedinin elinde kalan tek yavrusunun genetik yönden üstün olmadığı gibi bir de eksik ve kusurlu olduğu için gittiğinden şüphelenmiyor da değilim yine de günahı kendi boynuna tabi

bu arada işin en ilginç kısmı ise bizim kedinin de aslen safkan bir van kedisi olmaması zira gözlerinin ikisi de aynı sarımsı yeşildi

demem o ki bizim Türk Milliyetçiliği ile Atatürk Milliyetçiliğini ırkçılıkla bir tutarak kendi hasta düşüncelerini gizlemek isteyenlerin içlerindeki Türk-Atatürk düşmanlığı ya da allerjisi yüzünden milli bayramlarda hastalanmalarından daha doğal ne olabilir?

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun

Her millet layık olduğu şekilde yönetilir

Etiketler

efendim artık hiç haber seyredesim kalmadı

keşke bunun sebebinin sayın seyirciler zavallı küçük çocuk şöyle oldu, talihsiz yaşlı adam böyle oldu diye haber sunan spikerler olduğunu söyleyebilsem ama maalesef ki değil

evvelden her gün gelen şehitler insana haber seyrettirmezken şimdi de bu şehit haberlerini kesmeyi beceremeyen boşbakanın analar ağlamasın masalıyla milleti aptal yerine koyarak günbegün ülkenin içine etmesi ve yetmezmiş gibi ülkemizi bölmeyi amaçlayan pkk ile can ciğer kuzu sarması olması haber seyrederken insanın elinin ayağının boşalmasına neden oluyor

yıllar yılı bebek katili denilen apo önce namazlı niyazlı oldu, peygamberin hadislerinden laf anlatır oldu,  sonra biz terörle masaya oturmayız diyen boşbakan bununla karşılıklı mektuplaşmaya başladı, peygamberden alıntı yapan apodan alıntı yapar oldu

hayır nasıl bir koltuk sevdasıymış mı diyeyim yoksa nasıl bir cumhuriyet Atatürk Türklük düşmanlığıymış mı diyeyim bilemedim

her haltı bilen boşbakanın asıl bilmediği ya da çevresindeki dalkavukların kendisine söyleyemediği şey şu ki ne kadar her kurumu parmağında oynatsa da, ne kadar karşısında kimseyi durdurmasa da, ne kadar tek adamın dese de bizim için tek adam her daim Atatürk olacaktır

onun o al gülüm ver gülüm şark kurnazlığı ile aman tek adam olayım aman başkan olayım aman bi tarafımı kurtarayım diye ülkeyi bölen, böldüren politikalarının er geç hesabı sorulacaktır bugün kapısında kul köle olup ona biat eden insanımsılara kanıp da kendini bir şey zannetmesin hiç zira o insanımsılar bundan önce de çillerin, yılmazın ve hatta hatta ecevitin de yanındaydılar

hoppala paşam malkara keşan

Etiketler

,

son yazımın üzerinden 2 aydan fazla zaman geçti bende hala ne yazacak bir şey var ne de bir şey yazma isteği, elde bir şekilde başlayıp da sonra devam ederim dediğim bir yazı olmadığı gibi bir yere gidip geldiğimiz de yok,  haberlerde de zaten apo’dan başka bir şey yoktu ki kabinedeki 4 trene bakan değişti de, nihayet başka bir laf edilir oldu
hoş yine değişen bir şey olduğu yok vaktiyle çok yemiş olanlar sofradan kalktı, kenarda boşbakanın attığı kemiklerle oyunbazlık edip yalakalık yapanlar sofraya alındı
aman biraz daha kullanın süpürmeyin zihniyetindeki boşbakan kendini süpürmeyenlerin politikaları haricinde boşbakanın dostu yoktur çıkarları vardır düşüncesini de aldığından yeterince aman biraz daha kullanın süpürmeyin diyemeyenler süprüldükleriyle kaldılar

dediğim gibi haberlerde apo’nun melaikeliğinden başka bir şey olmadığı için daha fazla siyaset konuşmayıp topçu hava yollarının kobe ve messi’li reklamına geçmek istiyorum
ufak bir velet, kobe bryant, lionel messi ve bir adet hostes içeren reklamın sonunda kobe, messi’ye dondurma isteyip istemediğini sorduğunda messi kendi dilinde evet diyerek cevap veriyor bizse reklamı ingilizce izliyoruz global hava yolu olmak böyle bir şey herhalde, küresel olsalar eksik kalırlardı tabi

madem kısa kısa gidiyoruz bir laf da kitaplara laf söyleyenlere gitsin
bu kitapları okuyanlar hangi kafayla okumuş da bu kitapları sakıncalı bulmuş acaba? şu şeker portakalı’nın tek suçu olsa olsa beni ağlatmak olur, keza fareler ve insanlar

bunların içi kötü değil de ne? daha geçen gün cinali çıkıp da yoldan çıkarım diye boğaziçi’ne gitmedim demedi mi
hayır iki kız görünce yoldan çıkanlar tarafından yönetilmek mi daha elim yoksa iki kız görünce yoldan çıkacağını utanmadan söylemek mi karar vermek zor

bu yobaz güruhun erkek olanlarının palto giymelerine sebep olarak namaz kılarken eğilip doğrulmayı gösterecek kadar bozuk fikirli oldukları düşünülürse cinalininki olsa olsa dervişin fikri neyse zikri de odur’a örnek teşkil etmek olur

neyse bu aralar oynadığım bir oyunu tavsiye edip gideyip
oyunumuzun adı coign of vantage türkçe karşılığı elverişli nokta ya da daha açıklayıcı ifadeyle bir şeyi anlamak için en elverişli nokta
zaten, fon müziği ile sakinleştirirken insanı kendine bağlayan oyunumuzun amacı da düzensiz haldeki piksellerden yanda verilen küçük resmin büyüğünü düzgünce oluşturmak

coign of vantage

sitedeki bir diğer oyun twizzle‘ı da yine şiddetle tavsiye ederim

twizzle

bu oyunumuzun amacı ise ortadaki o mavi topu en son halkaya getirmek yani gayet basit tabi her halkanın kendine has olduğunu ve topu oradan buraya gönderen zamazingoları saymazsak
oyuna daha sonra devam edilebilmesi ise ayrı bir güzellik

not: başlığımız beni her daim güldüren şu videodan

sinem, uzun yaşamın sırlarını açıklıyor

Etiketler

Önca Deli Deli Olma‘yı, sonra da Atilla Atalay’ın, güle güle okuduğum Sıdıka‘sının sonuna yerleştirdiği, dedesini anlattığı Fabrıga adlı hikayeyi ağlaya ağlaya, salya sümük bitirdiğimde pek kondurmak istememiştim ama Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz’i de aynı şekilde sonlanınca anladım ki, yaşlı adam hikayeleri bana pek de iyi gelmiyordu

Neyse ki, babaannemin hayat mecmualarında bulduğum, uzun yaşamın sırlarını anlatan bu ihtiyarcıkların öyle bir yan etkisi yok

tüm ömrünü eğlenerek ve uyuyarak geçiren bu eğlenceli şahıstan sonra sadece diğerlerininkine değil hiçbirimizinkine ömür denemez zira ilk şartımız biraz zor: eğlenmek ve hayattan keyif almak,

öğretmen beyin cümlesini tamamlamak için arif olmak gerekmiyor “yemek için yaşamıyorum, yaşamak için yiyorum” ki o da bizim ikinci şartımız oluyor,

119 yaşındaki ayşe nine’ye göre ise yaşlılık ipliği iğneye takamamakmış zira kendisi hayatında kimseden su istememiş biri, demli çay, rafadan yumurta, zeytin peynir günlük kahvaltısı, eti çok seviyor, hamuru ise pek sevmiyor, ekmeğin bayatını yiyor bu yüzden,

pertev paşa ise uzun yaşamının sırları arasında eşini gösterecek kadar kibar, geldi mi bir şart daha: mutlu, huzurlu ev hayatı,

sabah tuvaletini yapan bu ihtiyar ise yaşlandı diye kapıp koyvermeyenlerden, yani neymiş? yaşlılık asıl kafada başlıyormuş,

bu ihtiyarların içinde bu küçük hanımın da ne işi var demeden önce tanıştırayım: küçük verjin, kendisi adile naşit’in annesi olur ve tahmin edeceğiniz gibi de huysuz virjin’in isim annesi fotoğraf ise elbette ki gençliğinden, uzun yaşamasının sırrı olaraksa gamsızlığı gösteriyor o da, bir sırrı da heyecanını yatıştırmak için mahallebi yemesi, hatta kocasının öldüğü gün yarım kilo tulumba tatlısı yemiş de anca kendine gelebilmiş,

ve son olarak ihtiyarcıklardan insanı sağ salim, özlemi çekilen bir yaş kertesine çıkaran bir nasihat

Kaynak: Hayat Mecmuası – Uzun Yaşamanın Sırları Yazı Dizisi (1960-1961)
Röportajlar: Orhan Tahsin, Turgut Etingü
Fotoğraflar: Erol Dernek, İnal Tengizman

regular show – sürekli dizi

Etiketler

efendim bir önceki yazımda her ne kadar bomba yazı dizisi demiş olsam da böyle iki parçalı bir yazı yazacağımı ummuyordum açıkçası daha ilk çizgi filmde ortaya oldukça uzun bir yazı çıkınca ben de diğer çizgi filmimizi başka bir yazıya bıraktım zira bahsettiğimiz şey çizgi film gibi, hafife alınmayacak bir konu

önce şirinler, miki fare, ayı yogi, taş devri, jetgiller ve scooby doo devri sonra da türkçeye ne diye çevrildiğini hatırlayamadığım recess, çılgın korsan jack, 402 nolu sınıf, ciyak kedi ile thunderlizards ve de arkası yarın dizisi gibi takip ettiğim çiflik kızı anne devri

tam da artık güzel çizgi film yapmıyorlar derken günün birinde bir arap memleketinde geçen bölümü ile samuray jack’e rastlamamla cartoon network ile tanışmış oldum

sonrasında ise gelsin adventure time gelsin sürekli dizi (regular show)

bir adet klik sesinin eşlik ettiği regular show yazısıyla birden bire başlayan sürekli dizi 23 yaşında bir mavi ala karga olan mordecai ve yine 23 yaşında bir rakun olan rigby’nin çalıştıkları parkta başlarından geçen günlük işleri anlatan bir çizgi film

evet buraya kadar her şey normal sadece şunu açıklamama izin verin: regular biz türkler için ingilizce dersindeki regular – irregular verbs (düzenli – düzensiz fiiller)’ten başka bir yerde kullanılmayan bir kelime ve sıradan, olağan gibi anlamları da var zaten hikayemiz de gayet sıradan olan kahramanlarımızın başına gelen olağanüstü işleri anlatıyor misal barbekü partisini yenmek istemeyen, yemek isteyen psikopat sosisler basabilir

ya da bir telefon şakasıyla 80’lere gidilebilir

ya da bir parfüm yüzünden tek boynuzlu atlar musallat olabilir

ya da ya da diye uzatmak elbet mümkün ama şunu da söyleyim bu kadar derde rağmen kahramanlarımızın asıl dertleri oldukça basit olabiliyor
misal dışı çikolata kaplı pastanın içinin vanilyalı çıkması

çizgi filmler sayesinde aşık olduğum tuhaf yaratıklar listesine bir karga ile giriş yapan mordecai ve çok yiyip karnı ağrıdığında biraz daha yiyeyim geçer diyen, kendi adını verdiği bir içecek yapan, karşılığında para kazandığı işi yapması için parayla adam tutan, çok uyumaktan yorulup bi’ mola vereyim diyen, parktaki çalılara işeyen büyücünün sihirli klavyesini çarpan, ördeklere annelik yapıp onlara dövüşmeyi öğreten ve hep istediği şöyle bir şey olan rigby esas kahramanlarımız

iklimizin çalıştığı parkın müdürü bir şeker makinası olan benson ve parkta olanların kaydını tuttuğu deftere bizimkiler için şöyle yazmış: “mordecai ve rigby’nin ne işe yaradıkları herkes için gizemini korumaktadır”

parkımızın sahibi ise bir lolipop olan pops kendisinden pek beklenmese de eski bir güreşçi

parkın bir diğer çalışanı da bilgelikten sonsuz gençliğe her türlü yeteneği olan, ölümle bilek güreşi yapan ve mordecai’ın deyimiyle her türlü sorun için gizemli bir çözümü ya da tuhaf bir şeyi olan skips

parkta çalışan bir diğer ikili de kas adam ve çak beşlik hayalet

kas adamın kasları daha ziyade türk kası kıvamında olsa da kendisi oldukça şahsına münhasır bir karakter gerek annem şakaları ile, gerek tişörtünü sallayıp fırlatmasıyla gerekse de çılgın aşk hayatı ile

aşk hayatı demişken mordecai’ın gözü parkın karşısındaki kahve dükkanında çalışan margaret‘ta ama onun gözü ondan başka herkeste

aynı dükkanda çalışan eileen‘in gözü de rigby’de olsa da rigby o taraklarda bezi olmayan biri ama gözlükleri olmasa eileen’in hoş olacağını düşünüyor

cartoon network’ün günde 3 kez (sabah-öğle-akşam) yayınlamasından da anlaşılacağı üzere ilaç niyetine bir çizgi film

yani şöyle bir şeyi bir çizgi filmde görme olasılığı nedir ki?

ya da şöyle bir şeyi

daha fazla anlatıp sürprizi bozmak istemiyorum

adventure time

Etiketler

efendim yine bomba gibi bir yazı dizisiyle karşınızdayım
bugünkü yazımızın konusu yeni nesil çizgi filmler

yıllar yıllar evvel hafta içi uyanamayıp hafta sonu geldiğinde de erkenden kalkan her çocuk gibi ben de güne çizgi film seyrederek başlardım
hatta o zamanlar çizgi filmler pek öyle geç de bitmezdi anca 23 nisan ya da bayram olması durumunda biraz daha uzar ya da disney filmleri yayınlanırdı

bilmiyorum o zaman sadece onlar vardı ondan mı ama şimdi izlediğim çizgi filmler bana oldukça sıradan geliyor açıkçası
anime tarzı ile amerikan tarzı arasında sıkışmış çizimleri, pokemon tarzı konularıyla hepsi birbirinin kopyası sanki (pokemonun yeri de bir ayrı ama)

gecenin bir yarısı uyandığımda rastgeldiğim sonra uzunca bir süre bir daha göremediğim ama yaz tatilinde kendimi televizyona verdiğim bir sırada tekrar karşılaştığım adventure time ve ya ondan önce ya da ondan sonra başladığı için dikkatimi çeken sürekli dizi çizgi filmde yeni bir nokta oldular benim için

her bölümü adventure time sunar diyen afilli bir başlıkla başlayan çizgi filmimiz daha sonra sevimli çizmine dönerek insan finn ve köpek jake’in kahramanlık dolu maceralarını anlatıyor

12 yaşındaki dizsiz dirseksiz finn ve 28 yaşındaki elastik köpek jake’ten sonra diğer kahramanlarımız:

hem pembe hem yumuş yumuş olan hem de bir krallığı yönetirken hobi olarak da bilimle uğraşan prenses ciklet,

uzunca bir süre finn’in aklını alan prenses ciklet aslında finn’den yaşça büyük ama savaşta oldukça ağır yaralanan prenses ciklet’ten elde kalan malzemeyle 13 yaşında bir prenses ciklet çıkınca dünya finn’in olmuştu resmen

baltadan bas gitarıyla interview with vampire’dan beri gördüğüm en iyi vampir olan marceline,

vampir kraliçesi olan marceline dizide prenses olmayan tek bayan ve yaklaşık 1000 yaşında

bencil huysuz bir ergen olan yumrulu prenses,

dış görünüşüyle takıntılı klasik bir ergen olan yumrular prensesini bir erkek seslendiriyor ve ne erkek arkadaşı brad’le olan dertleri bitiyor ne de “sonra ben de ona dedim ki…” ile başlayan cümleleri

ve de bir kötü adam bu kadar mı sevimli çizilir dedirten buz kralı

aslında buz kralı’nın prensesleri kaçırmaktan başka bir kötülüğü yok ama bu prenseslerin içinden kendine eş olarak prenses cikleti seçtiği için finn’le husumeti daha bir ayrı haliyle

penguenlerinden başka kimsesi olmayan buz kralı’nın paralel evren hikayeleri ise ayrı bir güzellik

hatta bu paralel evrendeki prens ciklet’i Neil Patrick Harris seslendirmiş

adventure time’ın bir güzelliği de çizgi dilmlerde pek rastlanmayan bir şekilde bayanların oldukça geniş gardroplarının olması

bir başka güzellik de karakterlerin doğum günü kutlayıp büyümeleri haliyle finn’in de olgunlaşması

prenses ciklet için yanıp tutuşurken “kıskanmadım bir garip oldum” gibi laflar eden bir çocuk zira finn

ama jake amcası onu bu dertten kurtarıp yaşına uygun ateş prensesini buldu

unutmadan ilişkiler yönünden de oldukça gelişmiş çizgi filmimizde jake de yalnız değil ve prenses cikletin evcil hayvanı olan gökkuşağı atı ile çıkıyor

gökkuşağı atı korece konuştuğu için jake de korece konuşuyor ikilinin ortak noktası ise müzik

acar muhabirimiz sinem dünyanın ortasından bildiriyor

Etiketler

, ,

Nasreddin Hoca’nın şu meşhur fıkrasını bilmeyen yoktur herhalde hani şu 3 rahibin gelip şu 3 soruyu cevaplarsanız sizin dininize geçeriz diyerek başlayan

rahiplerden biri hocaya sorar “hoca, dünyanın ortası neresidir?”
“tam şu ayağımın altı dünyanın ortasıdır, inanmazsan ölç.”
sonra diğeri sorar “peki hoca, gökte kaç yıldır vardır?”
“şu eşeğimin üzerindeki kıl kadar, inanmazsan say.”
en son diğeri sorar “peki benim sakalımda kaç kıl vardır?”
“o da eşeğimin kuyruğundaki kıl kadardır, inanmazsan say.”
“yahu hoca say say biter mi?”
“öyleyse bir kıl eşeğimin kuyruğundan bir kıl da senin sakalından koparalım”

hocaya laf mı yeter tabii hepsi müslüman olmuşlar

amcamın kitaplarının arasında bulduğum Ramazan Fıkraları – Osmanlı Devrinin Meşhurları ve Ramazan, Bektaşi ve Ramazan, Nasreddin Hoca ve Ramazan” kitabının bir etkisi oldu mu bilmiyorum ama bu sene Akşehir’den geçerken Nasreddin Hoca’nın mezarını ziyaret ettik

Akşehir, Nazilli yolumuzun üzerinde olsa da şimdiye değin kirazlarından başka bir şeyini görmediğim bir yerdi açıkçası, bu sene de Akşehir’den erken bir saatte geçince pek güzel denk gelmiş oldu

her turistik yerde olduğu gibi Nasreddin Hoca’nın çeşitli fıkralarından esinlenerek yapılmış bolca hediyelik eşya hemen mezarlığın çıkışında mevcutpoşetimizi açıp da bütün buzdolabını kaplayacak kadar çok magnet aldığımızı farkedince onların yerine parayı veren düdüğü çalar yazılı düdükten almadığıma biraz üzülsem de neyse ki Nasreddin Hoca’nın ters çalışan saatinden aldık

bu saatler 3 senedir yapılıyormuş ve mucidi de Nasreddin Hoca’nın torunuymuş felsefesi ise “geçen zamanı geri getirmek, ters giden işleri düzeltmek ve düşünerek doğruyu bulmayı öğretmek (!)” imiş ki bizim de alma sebebimiz zaten bu ters giden işleri düzeltmek

soracak olursanız eğer benim en sevdiğim Nasreddin Hoca fıkrası açık ara ile “hocam karın çok geziyor” diyen adama “gezseydi bize de uğrardı” dediği fıkrası

tamirat – tadilat

efendim ’91 senesinden beri şimdiki evimizdeyiz, odamızdaki dolap gömme diyebileceğim bir şekilde duvarla bağlantılı yerlerimiz ise halıfleks

annemlerin odası ise yine halıfleks, dolapları ise yeni evlendiklerinde aldıkları ağır kocaman bir şey

bunları anlatmamın sebebi ise annemin odalarımızın tabanına laminant döşetmek istemesi zira dediğim gibi halıflekslerimizle aramda olan yaş farkı kardeşimle olan yaş farkından daha az

peki tamam halıflekslerimiz değiştireceğiz ama bu sefer de koca dolap ve içindekiler ne olacak derdi var zira koca dolaplar ayrı dert içindekiler ayrı dert

millet ev döşer ya biz döşeme olayını bitireli yıllar yıllar oldu bizim yaptığımız eyleme savaş kıtlık görmüş ninelerin içgüdüsüyle her şeyi saklamakla çöp eve doğru gidişin arası deniyor dolapların içindeki karsambaları geçtim kapı pece arkalarından, masaların altından, kolilerden çıkanlara değinmiyorum bile

laminant döşemek için bizim gömme dolabı yıkmaya, eski dolabı bizim odaya koymaya bizimkilere de yeni bir dolap almaya karar verdik

öncelikle yerler döşeneceği için 2 odadaki her şeyi derleyip toplayıp 1 hafta göçerler gibi yaşadık ki burası işin kolay kısmıymış daha, kaç yıllık yapbozu bir kere bozunca hiç bir parça yerine oturmuyor maalesef

bu arada şunu da not düşeyim eski dolabımız acayip ötesi ağır bir şey hani ağır için eşek ölüsü denir ya buna çok afedersiniz öküz ölüsü bile az gelir

yeni dolabımız ise yeni nesil dolaplardan pakediyle alıp evde kurulandan sağolsun hafifler, kafayı da çalıştırıyorlar ama aile faciasına yol açma gibi yan etkileri var maalesef kaç kere “8-9-11’i yapacağız şimdi” dediğimi ben bile bilmiyorum hatta şu da var ki kaç kere “kaç kere “8-9-11’i yapacağız şimdi dediğimi ben bile bilmiyorum”u bile kaç kere dediğimi bilmiyorum

velhasıl-ı kelam yıllar evvel batan mağazaların poşetleri, şimdi kimbilir nerede olan siyasetçilerle ve magazin sayfalarından fırlayan hiç tanımadığım ünlülerle dolu olan dolap altı gazeteleriyle nostaljik bir yolculuk yaşamış olduk

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.